Kanserin Anlamı Değişiyor

2
213

50/50 filminin başlarında, Adam Lerner’a, omurganın sinir dokusunda meydana gelen bir kanser olan nörofibrosarkom teşhisi konulmuştu. Adam, doktorunun bürosunda otururken, doktor kelimeyi bir kaç kez söylemişti fakat Adam’ın bunun ne anlama geldiğine ve kendisiyle ilgili bir sorun olup olmadığına dair hiçbir fikri yoktu. Sonunda doktoru “kanser” kelimesini kullandı ve Adam’ın görüşü bulanıklaştı, doktorun sesini tiz bir çınlama bastırdı. 

hela-i

Çoğu insanın başından bunun gibi gerçek tecrübeler geçmiştir. Kanser hâlâ, bir teşhiste duyabileceğiniz en korkutucu kelimelerden birisidir. Belki de bunu duyan birisini tanıyorsunuzdur; yetişkinlerin neredeyse yüzde 40’ına, yaşamları boyunca bazı kanser türü teşhisi konulmuştur. Her hastanın hikayesi farklıdır ve hepsi mutlu bir sonla bitmez. Fakat kanserin nasıl çalıştığına dair on yıllardır yapılan araştırmalar sayesinde, bugün kanser teşhisi konan hastaların yaşama şansları hiç olmadığı kadar fazla.

Adam Lerner (Joseph Gordon Levitt) 50/50'de teşhisine tepki verirken
Adam Lerner (Joseph Gordon Levitt) 50/50’de teşhisine tepki verirken

Onkolojide şu sıralar büyük bir şey oluyor. Her gün yeni bir tedavi veya keşfi gösteren bilimsel bir tez yayınlanıyor gibi görünüyor. Fakat, doktorlar ve araştırmacılar için kanserin anlamının bugün nasıl değiştiğini iyice kavramadan, bu heyecanı anlamak zor olur. Uzmanların kanserden ve onu teşhis ile tedavi etmekten anladığı şey, son yıllarda olgunlaştı ve geçmişte öğrenmiş olabileceğiniz bazı şeyler artık doğru değil.

Amerikan Kanser Derneği’nin Asbaşkanı Len Litchenfeld şöyle söylüyor, “1970’lere geri dönersek, eğer tüm kanserleri erken teşhis edersek, onu tedavi edebileceğimizi düşünüyorduk. Şimdi, çok daha olgunlaşmış bir anlayışa sahibiz. Sahip olduğumuz teknoloji, geçmişte bulduğumuzdan çok farklı kanserleri bulmamıza olanak sağladı. Ayrıca kanserin ne olduğu ve nasıl davrandığı hakkındaki fikirlerimiz de evrimleşiyor.

Kanser sadece bir hastalık değildir, aslında yüzlerce hastalıktır. Ve hücrelerin normal büyüme ve ölme sürecinin ayarını bozan genetik bir mutasyondan kaynaklanmaları dışında, bu hastalıkların fazla ortak noktası yoktur.

İnsanlar kanseri düşündüklerinde, daha çok 50/50’deki gibi bir sahneyi, korkutucu bir teşhisi hayal ederler. Fakat son yıllarda onkologlar kanserlerin vücutta her zaman meydana geldiğini öğrendiler; bağışıklık sistemi, başa çıkılamaz hale gelmeden önce genelde sorunu çözebiliyor. “Çoğu insan, arkadaşlarımız, ailemiz ve iş arkadaşlarımızda teşhis konmuş kanseri bilir, fakat her kanser hücresi, hayatı tehdit eden ciddi bir kansere dönüşmez” diyor Litchenfeld. Bazı kanserler yavaş gelişir ve asla bir sorun haline gelmez; diğerleri daha saldırgandır ve hemen tedavi gerektirir. “Geniş bir tayf var” diye ekliyor. Nüfusun bu kadar geniş bir yüzdesine kanser teşhisi konulduğundan, çoğu insan, kanserin şimdi geçmişte olduğundan daha yaygın olduğunu varsayıyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. “Kanser daha yaygın gibi görünüyor, fakat bunun sebebi, yaşlı nüfuslarda daha fazla kanser bulmamız” diyor Litchenfeld. İnsanlar daha uzun süre yaşıyorlar ve bu durum, kanser gibi yaşa bağlı hastalıkları geliştirmelerinin daha muhtemel olduğu anlamına geliyor; aslında yaş, kanser geliştirmedeki en büyük tehlike etmenlerinden bir tanesi. Litchenfeld şöyle ekliyor: “Tabii ki insanlar şimdilerde 80 veya 90 yaşına kadar yaşıyor, bu yüzden rakamsal olarak daha fazla kanser bulacak olduğumuz mantıklı geliyor. Fakat orana bakmak önemli.” ABD Ulusal Kanser Kurumu anketine göre, kanser oranı 1975 ile 2011 arasında genel olarak azaldı ve kanserden kaynaklanan ölümler daha da fazla azaldı. Litchenfeld, bu durumun, kanserle mücadele bakımından olmamız gereken yerde olduğumuz anlamına gelmediğini, fakat kesinlikle ilerleme kaydedildiğini belirtiyor.

Kanserden kaynaklanan ölüm oranlarının düşmesinin birçok sebebi var; onkologların insanların neden kanser olduğunu çok daha iyi anlaması yüzünden, hem önleme hem de tedavi şiddetli bir şekilde gelişti. Fakat ölüm oranlarında yaşanan azalmanın büyük bir bölümü, daha fazla insanın tütüne bağlı kanser olması yüzünden. Araştırmacılar, 1950’lerde başlayarak sigara içmenin kanseri daha muhtemel hale getirdiğini anladılar ve insanları durmaya zorlamak (ki çok daha sonrasına kadar geniş bir ölçekte işe yaramamıştı), kanseri önlemelerine yardımcı olmada önemli bir adımdı.

hela-v
HeLa Hücreleri

Önleme konusunun bazı taraflarını çevreleyen birçok yanlış bulunmasına rağmen (çok kahve içmek pankreas kanseri geliştirme tehlikenizi artırır mı yoksa azaltır mı?), doktorlar, kanseri önlemede neyin en iyi işe yaradığını epey iyi biliyorlar. Litchenfeld şöyle söylüyor, “Çok az mucize bulunuyor. Bildiğimiz şey, sigara içmemek, kilo vermek ve hareketliliği artırmanın işe yaradığı, bunları alışkanlık haline getirmek zor olsa bile.

Kanser önleme çok iyi anlaşılmadığı için, 1960 ve 70’li yıllarda doktorlar pek çok kaynaklarını kanseri tedavi etmeye harcamışlardı. Birçok kanser tedavisi sadece şansa kalmıştı. Doktorlar hastalara kemoterapi ve radyasyon verip, vücutlarında yeterli miktarda hücre öldürmeyi ve bu sayede kanserin artık hayatta kalamayacağını umuyorlardı. Fakat 1970’lerin ortalarında araştırmacılar onkogeni keşfetti. Bu genler hücrelerin büyümesi ve ölmesini yönetiyordu ve belli bir mutasyona sahip olurlarsa, tümörlere yol açabiliyorlardı. Bu keşif onkoloji dünyasını şok ederek, çevre ile yaşam şekli etmenlerinin (sigara içmek gibi) kansere sebep olan mutasyonları nasıl daha muhtemel hale getirdiği konusunda yeni anlayışlara ve kanserin isabeti ile saldırganlığına bağlı diğer pek çok genin keşfine yol açtı (kadınlarda meme ile yumurtalık kanserine yakalanma olasılığını artıran BRCA-1 geni gibi).

70’lerdeki bu araştırmanın bir sonucu olarak, bir kanser hücresini neyin kanser hücresi yaptığı konusunda genetik anormallikler ve dahili yazım sistemini çok daha büyük ölçüde anladık. Bu durum bize, yeni tedaviler için kullanabileceğimiz hedefler verdi.” diyor Litchenfeld.

Bu çalışma, gitgide artan şekilde gelişmiş tedavilere yol açtı ve şimdi bunun tamamen yeni bir aşaması başlıyor. Araştırmacılar, kanserle içten savaşması için bağışıklık sistemini nasıl kullanacaklarını çözüyorlar ve buna bağışıklık tedavisi deniyor. Daha ucuz genetik dizilimin yanında, muhtemel olarak yaşamı tehdit eden kanserlerin ardındaki genetik etmenleri anlamak, doktorların, kesinlik ilacı veya kişisel ilaç adı verilen tedavileri kullanarak kansere sebep olan mutasyonu hedef alabildikleri anlamına geliyor. Bu bilgi aynı zamanda doktorların daha seçici şekilde teşhis ve tedavi yapmalarına yol açtı.

ABD Ulusal Kanser Kurumu’nda Kanser Araştırma Merkezi’nin bilimsel yönetici yardımcısı ve klinik yöneticisi William Dahut şöyle söylüyor, “Erken teşhisin, hasta için her zaman daha iyi bir sonuca yol açtığına dair düşünce var. Fakat bazı kanserlerde bu durum daha belirsiz.” Örneğin prostat kanserini ele alalım. Bu kanser, ABD’deki erkeklerin kanserden kaynaklanan ölümlerinde ikinci sebep durumunda ve buna rağmen, istatistiksel olarak, prostat kanseri teşhisi konmuş bir erkeğin prostat kanseri yüzünden ölmesi yerine bu kanserle birlikte ölme ihtimali daha muhtemel. Eğer bir kanser, bir sağlık tehlikesi olmak üzereyse ve doktorlar bunu çok saldırgan tedavi ederlerse, tedavi, ikincil kanserler olarak bilinen diğer tür kanserlere yol açabilir ve bunun sonucunda hastanın yaşamı zarar görür. Meme kanseri gibi diğer kanser türlerinde çok sık tarama yapılması, bir hastayı radyasyona maruz bırakarak onun hastalık tehlikesini bile artırabilir.

cancer_cells_1
İnsan bağ dokularında bulunan kanser hücreleri

Dahut şöyle konuşuyor, “Erken teşhis, tedavinin yan etkilerine yol açabilir ve her zaman hastaya fayda sağlamaz. Tarama hakkında pek çok şey duyuyorsunuz ve bazen ortada önemli bir fayda bulunuyor. Fakat bazen taramalar arasında büyüyen kanserler, en öldürücü kanserlerdir. Ayrıca doktorların bulduğu kanserler, zararlı kanserler olmayabilir.” Bazı doktorlar ve kamu sağlığı yetkilileri, insanları sürekli kanser taraması yapmaları için yıllarca teşvik ettikten sonra, bazı kanser türleri için daha nadir tarama yapma konusunda baskı yapmaya başladılar.

Onkolojideki bu önemli gelişmeler, şu anda tüm cevaplara sahip olduğumuz anlamına gelmiyor; aslında, bazı tarafları daha fazla öğrendikçe, Dahut’un söylediğine göre kanserin ardındaki genler daha karmaşık hale geliyor. Dahut şöyle devam ediyor, “Kesinlik ilacının ardındaki fikir, hastaların belli bir mutasyon profiline sahip olmasıdır ve umut ediyoruz ki bu, kanser tedavisine yol göstermede kullanılabilir.” Tümörler genellikle, onları yönlendiren birkaç mutasyona sahiptir ve onkologlar bunların yerini belirlese bile, bunları hedef alan fazla ilaç yok ve bir seferde birkaç tanesini hedef alan ilaçlar daha da az. Kanser bölgesi (akciğer, tiroid vb.) tedavilerini test etmek amacıyla klinik deneme sistemi tasarlandı fakat onları yönlendiren belirli mutasyonlar için bu yapılmadı, yine de, ilaçları onaylayan Gıda ve İlaç Dairesi, onkologların kanserin nasıl çalıştığına dair elde ettikleri yeni fikirlere uyum sağlamak için şimdi yapıda yeniden düzenleme yapmaya başlıyor. Fakat araştırmacılar ve doktorlar, araştırmanın sonraki aşamasının ne getireceği hakkında hâlâ iyimserler. Kanserlerin nasıl oluştuğu ve onların nasıl tedavi edileceği konusunu daha iyi anlamakla, doktorlar hastalar ile onların kanser tehlikeleri hakkında konuşmak için yeni yöntemler buluyorlar. Hastalar, kendilerinin belli kanser türlerini geliştirmelerini daha muhtemel yapan genetik mutasyonlar hakkında doktorlarıyla erken görüşmeler yapmaya başlayacaklar ve böylece bunları önlemek için adımlar atabilecekler. Araştırmacılar kanser hastalarından daha fazla veri topladıkça, mutasyonların birbirleriyle etkileşip kanseri nasıl daha fazla veya daha az saldırgan yaptığını daha iyi kavrayacak ve bir seferde birkaç tanesini hedef alan tedaviler geliştirebilecekler. Bu hedefli tedavilerin bağışıklık tedavisi ile nasıl birleştirileceğini çözmek, muhtemelen onkolojide büyük bir gelişme yaratacak. Dahut, “Bu, kanser tedavisinde inanılmaz derecede heyecan verici bir zaman” diyor.

hela-iv
Bir elektron mikroskobu altındaki taramada, bir HeLa, programlanmış hücre ölümü geçiriyor

Litchenfeld, bu en ileri tedavilerin ortalama hasta için ne kadar hızlı kullanılabileceği hakkında daha az emin; özellikle pahalı fiyatları göz önünde bulundurulduğunda. Ona göre, hasta bakımında ve hastanın yaşam kalitesini geliştirmede en büyük gelişmeler yaşanabilir. Zaten kültürel bir geçiş var: kanser artık kötü bir damga değil. Litchenfeld, kanser teşhisinin artık bir ölüm hükmü olmayabileceğini fakat herkesin akıbetinin henüz ideal olmadığını ekliyor. Ülke çapındaki insanların benzer olarak yüksek seviyede ilgi görmesinden ve hafifleme yaşadıkları zaman hâlâ yüksek bir hayat kalitesine sahip olduklarından emin olmamız gerekiyor; tedavi parası ödedikleri için iflas etmemeleri ve ikincil kanser geçirmemeleri lazım. Litchenfeld sözlerini şöyle sonlandırıyor, “Bu sadece bilimle ilgili değil; bu, hastalara ve ailelerine nasıl özen gösterdiğimizle ilgili.”

Onkolojideki gelişme oranı göz önüne alındığında kesin olan bir şey var: 10 yıl içinde, hayatta kalma oranları bugün olduğundan kesinlikle çok daha fazla olacak. Kanseri çevreleyen tedavi, önleme ve kültür, her gün gelişiyor. Fakat popüler basında birçok yanlış bilgilendirme bulunuyor ve zamanın mucize tedavisi hakkında bir şeyler öğrenmek, gerçekten teknik bir filmi yarısında izlemeye başlamak gibi, sıklıkla kafa karıştırıcı olup mesleki dil ile dolu olabilir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here