Sismograflar bilim insanlarıın sarsıntıyı anlamalarına yardımcı oluyorlar.(Deposit Photos)

Depremleri tahmin etmek sandığımızdan daha zor

Aslında hiçbir zaman kolay olmamıştı.

 

Sismograflar bilim insanlarıın sarsıntıyı anlamalarına yardımcı oluyorlar.(Deposit Photos)

Ayağınızın altındaki zemin sarsılıp sizi harekete geçmeye itmeden hemen önce uzaktan bir siren ötmeye başlıyor. Hemen çöküp, kıvrılıp bir şeylere tutunarak bunun ne kadar büyük olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz.

Yakınlarda “Science” dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, uzman bile olsanız depremin büyüklüğünü ilk anda anlamanın bir yolu yok. Araştırmacılar ilk yer hareketlerinin depremin büyüklüğüne dair bir şey belirtmediğini söylüyorlar.

Depremler çoğunlukla büyüklükleriyle ölçülüyorlar, başka bir deyişle depremin merkezindeki büyüklüğü ile. Halen bir depremin olacağını önceden tahmin etmek mümkün değil. Ancak sürekli çeşitli büyüklüklerde  yer hareketleri oluyor. İlk anda yaşanan depremin büyüklüğünü bilebilmek insanların depremin etkilerinden korunmalarına yardımcı olabilir.

Çalışmayı yapan ekipten Men-Andrin Meier, “erken uyarı sistemleri geliştirilmeye başlandığında, bazıları depremlerin büyüklüklerinin de tahmin edilebileceğini düşünmüştü” diyor.

Ancak dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan ve büyüklükleri 7.0 ve üzeri olan depremlerden toplanan bilgiler bir araya getirildiğinde sallantıların birbirine çok benzeyen yapılarda olduğu görüldü. Deprem başlıyor, büyüklük çizgisel olarak artıyor, üst noktaya ulaşıyor ve sonra azalıyor. Çıkan grafik kabaca bir üçgen şekli alıyor. Bir sarsıntıyı yaşayanlar açısından değerlendirirsek, sarsıntı hafifleyene kadar en üst noktaya ulaştığını anlayamıyorsunuz demektir.

Bu çalışmaya katılmayan bir jeofizik uzmanı, Columbia Üniversitesinden Christopher Scholz, “Çok önemli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Aslında şaşırmadım, buna kendim de yaşayarak şahit olmuştum.” diyor.

Scholz 2011’de yaşanan Tohoku-Oki depreminden kısa bir süre sonra, artçıları henüz devam ederken Tokyo’daymış.

Scholz “Sarsıntıların şiddetlendiğini hissedediyorsunuz ve sarsıntılar azalmaya başlayıncaya kadar ne zaman duracağını bilemiyorsunuz” diyor. “Ne zaman bitecek, ne büyüklükte acaba?” diye düşüyorsunuz.

Bu kadar basit bir şeyi insanların neden daha önceden fark etmediğini düşünebilirsiniz. Tüm bu bilgiyi derleyecek gözlem teknikleri ve veriyi işleyecek bilgisayar kapasitesi oldukça yakın bir zamandan beri kullanılabiliyor.

Asıl problem şu ki, depremleri doğrudan gözlemleyebilmek hiç te kolay değil. Yarattıkları hasarı gördüğümüzü ve sarsıntıları ayağımızın altında hissettiğimizi düşününce bu insana biraz tuhaf geliyor. Ancak jeolojik sarsıntının kaynağı bilim insanlarının neredeyse hiç erişemeyecekleri derinliklerde. Mesela geçtiğimiz hafta Mexico City’yi vuran deprem yaygın söylemin aksine sadece başkentten 100 mil uzaklıkta başlamadı, aynı zamanda yer yüzeyinin 30 mil derinliğinde meydana geldi. Bu nokta kameralardan, ya da yer kabuğu kırılıp enerji açığa çıktığında ne olup bittiğini gösterebilecek cihazlardan oldukça uzakta.

Böyle bir sismik olayın oluşunu doğrudan gözlemleyemeseniz de, dolaylı gözlemler yapabilirsiniz. Bu çalışmada kullanılan verileri Meier’in çalışma arkadaşlarından Lingling Ye dünyanın çeşitli yerlerindeki yer sarsıntılarına ait gözlemlerden derledi.

Meier “Lingling kırılmanın hem zamanda hem de uzayda nasıl geliştiğini bulmaya çalışıyor.” diyor.

Her bir deprem için Ye hem kırılma anına en yakın zamanda depremölçer(sismometre) tarafıdan kaydedilmiş sıçrayan çizgilere bakıyor, hem de daha uzaktaki yerlerden yeryüzünün bu hareketinden etkilenmiş olabilecek kayıtları derliyor. Japonya ya da Almanya’da bulunan depremölçerlerden toplanan bilgilerde kırılmaya ilişkin farklı detaylar bulunabiliyor, böylece ne olmuş olduğuna dair daha bütün bir tablo ortaya çıkıyor. Bundan sonra Ye tüm bilgileri bir araya getirerek kırılma sırasında depremin büyüklüğünün nasıl artıp azaldığını anlamaya çalışıyor.

Meier gibi araştırmacılar “en korkulan” depremin bir şehre yaklaşıp yaklaşmadığını söyleyemeseler bile yapılan araştırmaların,  deprem erken uyarı sistemlerine gelen ölçüm bilgilerinin uygun şekilde işlemlenip güncellenerek çok geç olmadan geniş bir alana hızlıca gönderilebilmesine yardımcı olacağını umuyorlar.

Meier araştırmacıların yanıt bulmaya çalıştığı en önemli sorunun, en az sayıda yanlış ve en fazla sayıda doğru uyarı üretebilen bir erken uyarı sisteminin nasıl geliştirilebileceği olduğunu söylüyor.

Bunun için daha çok sayıda araştırmaya ihtiyaç var. Meier inceledikleri tüm depremlerin aynı genel modele uyduğunu, ancak arada bazı sıradışı sapmalar olduğunu da belirtiyor.

Scholz “makalenin bir bölümünde, büyüklüğü 8’in üzerinde olan depremlerde henüz açıklayamadıkları bazı farklılıklar olduğu belirtiliyor” diyor.

Bu sarsıntılar için grafiğin eğim çizgisi, daha düşük büyüklükteki sarsıntılarınkine göre, çok daha fazla kırık çizgi ile ortaya çıkıyor. Grafik hala üçgen şekilde seyrediyor, ancak sarsıntı sırasında kaydedilen sapmalar, şeklin her iki yanında da bazen büyük bazen çok küçük sapmalar gösterebiliyor. Bunun sebebini anlayabilmek için araştırmacıların  daha çok yol kat etmeleri gerekiyor.

Büyüklüğü 7’nin üzerinde olan depremlere odaklanmasının yanısıra, bu makale dalma-batma bölgesinde, yani yerkürenin bir katmanının diğerinin altına kaydığı depremleri de özellikle inceliyor. İlerdeki çalışmalar belki farklı durumlarda oluşan depremlerde, örneğin katmanların birbirinden uzaklaştığı depremlerde de aynı yapı özelliklerinin olup olmadığını araştırabilir.

Meier “Henüz cevaplanmamış pek çok soru var ve biz henüz işin başındayız. Bu çalışmada il defa dikkate değer bir gözlem yapılabildi, bundan sonra tüm bunların ne anlama geldiğini anlamaya çalışacağız” diyor.

 

Mary Beth Griggs

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir