Yıldızlararası Yolculuk, Dilimizi Tanınmayacak Şekilde Değiştirebilir

0
2175
Egor Suvorov/iStock

Yıldızlararası yolculuk edecek bir gemi yapalım ve içini her türlü insan, bitki ve hayvanla doldurup, uzaktaki bir yıldıza doğru yola koyulalım. Kulağa cazibeli bir fikir gibi geliyor. Bu hayal sadece bilim kurgunun değil, pek çok bilimsel çalışma ve tasarının da konusu.

İnsanlar birkaç nesil boyunca kalınabilecek bir gemi yaparak, bilinen evrene yerleşebilir.

Fakat bu hayali önerinin olumsuz tarafları da var. Böylesine uzun bir yolculukta, kapalı bir ortamda birden fazla insan nesli doğar ve yetişir. Bu durum, öngöremeyeceğimiz türden biyolojik sorunlara veya mutasyonlara yol açabilir.

Fakat dilbilim profesörlerinden oluşan bir araştırma takımının yeni çalışmasına göre, böyle bir yolculukta mutasyona maruz kalacak başka bir şey daha var: Dil…

Avrupa Uzay Ajansı İleri Kavramlar Takımı‘nca yayımlanan Acta Future bülteninin Nisan sayısında çıkan bu çalışma, “Yıldızlararası Yolculuk Sırasında Dilin Gelişimi” başlığını taşıyor.

Takımda, Kansas Üniversitesi’nde yardımcı dilbilim profesörü olan Andrew McKenzie ve Güney Illinois Üniversitesi’nde yardımcı dilbilim profesörü olan Jeffrey Punske yer alıyor.

McKenzie ve Punske bu çalışmada, insan toplulukları birbirinden soyutlandığında dillerin zamanla nasıl evrildiğini tartışıyor. Uzun bir yıldızlararası yolculuk durumunda ve/veya gezegenlerarası kolonileşmenin sonucunda, böyle bir şey kesinlikle yaşanırdı.

Dünya’daki insanlar, koloni kuran bu topluluklarla gelecekte karşılaşacak olsaydı, onların dilini anlamayabilirlerdi.

Lise veya üniversite seviyesinde İngilizce dersi alanlar için, William Caxton “yumurta” hikayesinde tanıdık bir olay yaşanıyor.

Virgil’in Aeneis (Eneydos) şiirini 1490’da Orta Çağ İngilizce’sine çevirdikten sonra yazdığı önsözde Caxton, Thames’dan Hollanda’ya seyahat eden bir grup tüccarın öyküsünü anlatıyor. Hava rüzgarlı olmadığı için, 80 kilometre aşağıdaki Kent şehrine demirlemek zorunda kalmış ve yiyecek bir aramaya çıkmışlar.

“İçlerinden birinin adı da Sheffield idi. Bir tüccar olan Sheffield evin birine girerek, et ve zellikle yumurta (“yimirte”) istemişti. İyi niyetli kadın cevap vererek, Fransızca konuşamadığını söylemişti. Tüccar ise kendisinin de Fransızca konuşamadığını ama yumurta istediğini ve kadının kendisini anlamadığını söyleyerek sinirlenmiş. Ardından nihayet, başka birisi adamın ‘beyze’ istediğini söylemişti. İyi kadın, o zaman onu tam anlamıştı.”

Bu öykü, 15’nci yüzyıl İngiltere’sindeki insanların nasıl aynı ülkede yolculuk edip de dil engeliyle karşılaştıklarını gösteriyor. Şimdi bunu, en yakındaki yıldız sisteminin uzaklığı olan 4,25 ışık yılıyla çarpın ve yıldızlararası yolculuk söz konusu olduğunda, dilin nasıl büyük bir güçlük yaratabileceğini görmeye başlayın.

McKenzie ve Punske, durumu canlandırmak için Dünya üzerindeki farklı dil ailelerinden örnekler veriyor ve mesafe ile zaman sebebiyle nasıl yeni dillerin ortaya çıktığından bahsediyorlar.

McKenzie’nin bir basın bülteninde açıkladığı üzere:

“Eğer bu gemide 10 nesil dursaydınız, yeni kavramlar ortaya çıkar, yeni sosyal sorunlar meydana gelir ve insanlar bunlardan bahsetmenin yeni yollarını bulurlardı. Bunlar da o gemiye özgü kelime haznesi haline gelirdi. Dünya üzerindeki insanların bu kelimelerden hiç haberi olmayabilirdi; ta ki onlara söyleyecek bir sebep olana dek”

“Ayrıca ne kadar çok uzaklaşırsanız, evdeki insanlarla o kadar az konuşacaksınız. Nesiller geçer ve evde konuşacak kimse kalmaz. Üstelik, onlara anlatmak isteyeceğiniz fazla bir şey de olmaz çünkü bu kişilerin olaylardan yıllar sonra haberi olur ve siz de onları yıllar sonra duyarsınız.”

Araştırmacıların kullandığı örneklerden biri de, MÖ 3.000 ile 1.000 yılları arasında Güney Pasifik adalarında yaşamış Polinezyalı denizcilerin durumu.

Bu denizcilerin kökenleri Tayvan’a kadar gitse de (MÖ yaklaşık 6.000), bu yayılma süreci MÖ 1’nci binyılda tamamen yeni kültürlerin oluşumuna yol açmış. Ortaya çıkan Polinezya dilleri, atalarının konuştuğu antik Avustronezya (diğer adıyla “Formoza dili”) diline fazla benzemiyormuş.

Benzer bir şekilde yazarlar “yükselen tonlama” örneğini kullanarak, aynı dil topluluğu içerisinde zamanla meydana gelen dil değişimlerinden bahsediyor. “Son hece yükselmesi” şeklinde de bilinen bu olgu, ifadelerin tonlamada meydana gelen bir yükselmeyle bitmesini kapsıyor.

Duruma aşina olmayanlar söyleneni çoğunlukla soru zannederken, gelenek aslında nezaket veya kaynaşma sergilemeyi amaçlıyor.

Yazarların belirttiği üzere “yükselen tonlama”, son 40 yıl içerisinde sadece İngilizce dilinde gözlenmiş ve kökenleri bilinmiyor. Yine de bu geleneğin yayıldığı gözlenmiş; özellikle de bunu devam ettiren ve 1946-64 yılları arasında doğan nesil (Baby Boomer) arasında. Fakat bu durum, söz konusu neslin çocuklarında görülmüyor.

Araştırmacıların belirlediği bir diğer sorun ise işaret dili. Mürettebatın bazı üyelerinde doğuştan işitme bozukluğu olabileceğinden, mürettebatın bu duruma uyum sağlaması gerekecek.

Değişimleri takip eden ve dilbilgisi standartlarını sürdürmeye çalışan biri olmazsa, dildeki ayrıksama kaçınılmaz olacak. Fakat araştırmacıların belirttiğine göre, Dünya’daki dil de aynı süre zarfında değişecek.

“Bu yüzden, sanki biz Latince konuşuyormuşuz gibi iletişim kurabilirler; yani dilin, kimsenin kullanmadığı bu versiyonunu konuşuyormuşuz gibi” diyor McKenzie.

Sonuncu fakat öncekiler kadar önemli olan madde ise, sonrasında Dünya’dan gönderilen gemilerin bu kolonileşmiş gezegenlere ulaştığı ve yerel insanlarla karşılaştığı zaman neler olacağı. Bazı hazırlanma yöntemleri olmadan (koloniyle oraya gitmeden önce iletişim kurmak gibi), yeni göçmen dalgası bir dil engeliyle karşılaşacak. Hatta bu kişiler kendilerinin ayrımcılığa uğradığını bile düşünebilir.

Bu sebeple araştırmacılar, gelecekte gerçekleştirilecek gezegenlerarası veya yıldızlararası görevlerde dilbilimcilerin veya yaşanması beklenen şeyler üzerinde eğitim görmüş kişilerin bulunmasını öneriyor. Tercüme yazılımı bu işi halledemez ‘kanka’!

Araştırmacılar daha sonra, yıldızlararası uzay aracındaki muhtemel dil değişimleri üzerinde ilave çalışmalar yapılmasını öneriyor ve insanların bu sayede gelecekte neler olabileceğini bileceğini söylüyorlar. Çalışmada vardıkları karar şöyle:

“Bu gibi senaryolarda böylesi meselelerin ortaya çıkacağı ve bunların nasıl ilerleyeceğinin tam olarak bilinemediği düşünüldüğünde, mürettebatın gerekli dilleri bilmesine ek olarak kuvvetli seviyelerde üstdil eğitimi görmesini şiddetle öneriyoruz. Gemide, insanların durumdan haberdar olduğu ve Dünya tabanlı düzenlemelere ihtiyaç duyulmadan sürdürülebilen bir dil politikası gerekecek.”

Günümüzde konuşulan tüm dil ve lehçeleri düşündüğünüzde ve koloni kuracak kişilerin, bunların bazı bileşimlerini yanlarında götüreceğini hesaba kattığınızda; her şeyin ne kadar kafa karıştırıcı olabileceğini görebilirsiniz.

Babil Kulesi efsanesi, bu yüzden hâlâ ortak bilinçdışımızda gömülü duruyor. Dil engelleri, insanların birbiriyle olan etkileşiminde her zaman bir sorun yaratmış; özellikle de uzun zaman dilimleri ve mesafeler söz konusu olunca.

Bu yüzden, eğer insanlık “yıldızlararası olacaksa” (veya gezegenlerarası), bu sorunu yepyeni bir seviyeye götüreceğiz.

 

 

 

 

Yazar: Matt Williams/Universe Today. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here