Genlerimiz Bizi Katil Yapar mı?

psc0616_gne_01b

Katil, İncil’inin okudu. Sarhoştu. Epey bir içmişti. Bradley Waldroup, 22 kalibrelik avcı tüfeğini alıp büyük tarım arabasından indiğinde, Tenessee’nin güneydoğusunda 2006’nın bir sonbahar gecesiydi. Boşandığı eşi ve onun bir arkadaşı, Leslie Bradshaw, Waldroup’ların 4 çocuğunu eve bırakmak için yeni gelmişlerdi. Waldroup bir anda eski eşi ve onun arkadaşıyla tartışmaya başladı. Silahına davrandı ve Bradshaw’a tam 8 el ateş ederek öldürdü. Sonra, kafasını kesip açmak için bir bıçak kullandı.

Ardından eski eşini bir bıçak ve kocaman bir palayla kovalamaya başladı. Bir ayak parmağını bıçakla doğradıktan sonra arabanın treylerine sürükledi. Ödü kopmuş çocuklarına “ Gelip annenize hoşça kal diyin” dedi çünkü bu annelerini görecekleri son sefer olacaktı. Mucize eseri, kadın adamın elinden kurtulup kaçmayı başardı.

3 yıl sonra, Waldroup mahkemede her şeyi itiraf etti. Yargıca, bir anda öfkeyle patladığını ve yaptıklarının hiçbirinden gurur duymadığını söyledi.  Öldürme suçundan hüküm giyen Waldroup, ölüm cezasıyla burun buruna geldi.

Yasal işleriyle ilgilenen grup, hayatını kurtarmak için daha önce hiç kullanılmamış, olağandışı bir yaklaşımla geldiler. Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesinin moleküler genetik laboratuarlarına, Waldroup’un kan örneklerini gönderdiler ve spesifik bir gene bakılmasını istediler. Gerçekten de, Waldroup’un X kromozomunda bir genetik farklılık bulundu. Monoamin oksidaz-A (MAOA) enzimini kodlayan gende bir değişiklik.

psc0616_gne_02

Bradley Waldroup

Bu enzimin görevi, dopamin ve serotonin gibi önemli nörotransmitterları parçalamak. Eğer bu transmitterlar başıboş bırakılırlarsa, bu kuvvetli kimyasallar beyinde birikip; sinirsel iletim kontrolünün kaybına ve dolayısıyla öfke ve şiddettin artmasına sebep olabiliyor. Waldroup’un avukatları, belirli bir dereceye kadar da olsa genlerinin bunu yaptırdığını savunuyor.

20 yılı aşkın bir süre önce genetikçiler, MAOA enzimi eksikliğiyle şiddet içeren davranışlar arasında bir bağ kurdu. Ve yaklaşık 10 sene önce de medya bu eksikliğe sebep olan genlerden birine “savaşçı gen” adını taktı. Bu gen, şiddet içeren psikopat davranışlarla ilgili olduğu düşünülen tartışmalı genlerden biri.

Akıl hastalıkları da genetik sebeplere bağlanmaya başladı. Şubatta, Harvard’lı bilim adamları şizofreninin kökeninde yattığı düşünülen bir geni tanımladı ve bu gelişme şok edici bir etki yarattı. Bu gendeki bir değişiklik, ergenlikte ve yetişkinliğin ilk dönemlerinde, beynin karar vermeyle ilgilenen ön lobundaki sinapsların fazla kısalmasına (synaptic pruning) sebep oluyor ve bu da iletim ve sinyal kontrolünü harap ediyor. 2.2 milyon şizofreni hastası Amerikalının sadece küçük bir kısmının şiddet kullandığı bilinse de, ciddi akıl hastalıklarına sahip olan insanlar, normal insanlardan 2-3 kat daha fazla şiddet uygulamaya yatkın oluyorlar.

Birçok toplu katliam, saldırı ve yol kavgasında öldürme gibi cinayet haberleri gündemimizi doldurdukça; emniyet görevlileri, politikacılar, akıl sağlığı uzmanları ve halk bir sonrakini engellemek için ne yapılması gerektiğini sormaya başladılar. Tehlikeli ve şiddete yatkın insanları, birisine zarar vermeden önce fark edebilir miyiz? Seri katil Ted Bundy, toplu katliam yapan Adam Lanza ve şubatta yol kenarında rastgele 6 kişiyi öldüren Uber şoförü Jason Dalton gibi katiller arasında genetik bir benzerlik var mı?

Aslında bunlar, Nazilerde kafatası bilimi(frenoloji) ve ırk ıslahı gibi fikirlerin uyanmasını sağlayan cinsten, oldukça rahatsız edici sorular. Ama genetikçiler, kişilik özelliklerinin ve patolojisinin sırlarını çözmeye başladıkça, davranışçılıktan çok genetik determinizmi kucaklamaya başlıyoruz. Daha öncelerde karakter zayıflığıyla ilişkilendirilen alkolizm için, şimdi bilimin alkolizm riskini arttıran bir gen bulduğunu kabul ediyoruz. Genlerin, beyin fonksiyonlarını değiştirerek, endişeli davranışları tetikleyebileceğini savunuyoruz. Şimdi de aynısının şiddet için geçerli olabileceğiyle ilgili kanıtlar var.

“Ted Bundy ve Adam Lanza arasında genetik bir benzerlik var mı? Bu, soy ıslahını(öjenik) akıllara getiren rahatsız edici bir soru.”

Kent Kiehl, Grant şehrinde 440 tutukluya ev sahipliği yapan Western New Mexico Correctional Facility’de, taşınabilir küçük bir treylerin içinde çalışıyor. Sıkışık bir masada, büyük ve sürekli ses çıkaran silindirik bir tüpe bağlı bilgisayar ekranının karşısında oturuyor. Bu, 2.2 milyon dolarlık Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (FMRI) cihazı. Kiehl, teker teker bütün katillerin, tecavüzcülerin, kundakçıların ve diğer şiddet kullanan suçluların kafalarında delik açarak, beyinlerini inceliyor. Kiehl, şizofreni ve psikopati sinirbilimindeki en iyi uzmanlardan biri.

Kiehl, çalışmalarına özgün ve benzersiz bir perspektifle yaklaşıyor. Ailesi oldukça sakin bir mahalle olan Tacoma’da, Ted Bundy’nin alt sokağında yaşamış. Bundy 1975’te, 20 yıl içinde 36 kadını öldürmekten tutuklandığında, bütün mahalle sakinlerini inanılmaz bir korku kaplamış. O zaman Kiehl şunu düşünmüş: “  Nasıl bizim sakin küçük banliyömüzde böyle bir insan yetişebilir?” New Mexico Üniversitesinde bir nörolog olan Kiehl, son 25 yılını bu soruya cevap bulmak için harcamış.

Psikopatlar birkaç duygusal iletişim bozukluğuna sahip; empati ve pişmanlık duygularından yoksunlar. Kiehl, bu insanların Amerikan hapishanelerindeki popülasyonun %16’sını oluşturduğunu keşfetti. Bu insanlar aynı zamanda genel popülasyonun da %1 ini kapsıyor. Başka bir yönden bakılırsa, bulimiya kadar yaygın ancak teşhis edilmesi çok daha zor. Bu biraz sıkıntılı bir durum çünkü psikopatlar saldırmaya ve şiddete eğilimli oluyorlar. Ortalama olarak, sabıkalı bir psikopat 40 yaşına gelmeden 4 şiddet suçundan hüküm giyiyor. İkizlerle yapılan çalışmalar, psikopatik özelliklerde genetik materyalin önemi vurguluyor ancak pek az uzman bunların kesin sebep olduğu konusunda hemfikir. Kiehl, limbik ve paralimbik kortekslerdeki bozuklukların izinin sürülebileceğine ve sonrasında duyguların üretilip, sinir iletiminin kontrol edilebileceğine inanıyor.

Bir deneyde, tutuklu, bir bobinin altına yatıyor. Bu bobin birtakım manyetik sinyaller gönderiyor ve alıyor. Kiehl, “mevkinin elinden alınması” gibi işitsel kelime grupları ve araba kazası resmi gibi görsel veriler kullanarak, tutuklunun bunları ahlaki suç oranına göre puanlamasını istiyor.

Tutuklu karar verdikçe, nöronları ateşleniyor ve bilgisayar cevap süresini ve beynin hangi bölgesinin aktive olduğunu kaydediyor. Psikopat olmayan birinde, beynin amigdala bölgesinde aktivite gözlemlenirken, psikopatlarda gözlemlenmiyor. Kiehl, tutukluların verileri nasıl işlediğini, hangi bölgelerin aktif olduğuna bakarak belirleyebiliyor. Bir psikopat, amigdalada çok küçük bir aktivite gösterirken, verileri asıl beynin mantık bölgesinde işliyor. Hatta bazı durumlarda, Kiehl’i kandırmaya çalışıp, “uygun olan”, “olması gereken” cevapları veriyorlar.

Kiehl, 2 eyalet ve 8 hapishaneden topladığı, 4000 den fazla suçludan elde ettiği verileri birleştirerek, dünyanın en büyük adli sinirbilim kütüphanesini oluşturdu. Psikopatların, beyinlerindeki gri maddenin normalden az ve daha küçük amigdalaya sahip olmaya yatkın olabileceklerini buldu. Kısacası, Kiehl şöyle diyor: “ Onlar daha farklı bir beyine sahipler. Ve bu farklılık en az %50 oranında genetik farklılıklardan kaynaklanıyor. Sinirbilimle ilgilenen biri için pek de sürpriz bir sonuç değil.”

Kiehl’in çalışmaları o kadar meşhur olmaya başlamış ki, sorunlu çocukları olan aileler tavsiye için başvurmaya başlamış. Bunu sıkıntılı bir durum olarak buluyor çünkü henüz onlar için bir yanıtı yok. Kiehl şöyle diyor: “ Haftada en az bir kere çocuklarıyla başı dertte olan ebeveynlerden mail alıyorum. Ve bu çok içler acısı. ‘ Çocuğum bir psikopat mı?’, aramak isteyecekleri en son insanım.” 

psc0616_gne_08

Psikopatların, normal insanlardan farklı olan beyin bölgelerini gösteren bir beyin taraması sonucu

Şiddetin genetik kökeniyle ilgili modern araştırmalar, Hollanda’da Nijmegen Üniversite hastanesine gelen bir kadın sayesinde, 1978’de başladı. Ailesindeki erkeklerin (birçok erkek kardeş ve kendi oğlu), aynı akıl hastalığına sahip olduğundan şüpheleniyor ve yardım istemek için hastaneye geliyor. 2 tanesi kundakçılık yapıyor. Bir tanesi öz kız kardeşine tecavüz etmeye çalışıyor. Bir diğeri, patronunu arabasıyla ezerek öldürmeye çalışıyor. Başka bir tanesi yine öz kız kardeşine bıçak çekerek soyunması için zorluyor. Hatta 1962 yılında tedirgin bir aile bireyi tarafından detaylı bir biçimde çıkarılan şiddet suçlularının gösterildiği aile ağacı sayesinde, bu sülaledeki şiddetin 1870’lere dayandığı ortaya çıkıyor.

Bu kadın hastanede ortaya çıktıktan neredeyse bir 10 sene sonra, sonunda neyin yanlış olduğunu buluyorlar. Bu şiddete meyilli adamların X kromozomunda bir mutasyon meydana gelmiş. Bu bozukluğun MAOA genine zarar verdiği ortaya çıkıyor. Gen X kromozomunda olduğu için, sadece bir X kromozomuna sahip erkekler, iki X’e sahip olan kadınlara göre daha fazla sıkıntı yaşıyorlar. Çünkü kadınlardaki normal fonksiyonlarına sahip ikinci X, problemi telafi edebilir. Ancak, kadın bu kusuru oğluna aktarabilir. Bu bulgulardan sonra, ailedeki kadınlar taşıyıcı olup olmadığına bakılmak için test ediliyor.

“Şiddet, taciz, saldırı ve kundak suçlarından oluşan bir geçmişe sahip Alman bir adam da aynı genetik bozukluğa sahip”

O zamandan beri, başka genetik risk faktörlerinin keşfedildiği projeler de yapıldı. 2011’de, Alman bir araştırmacı, katekol-o-metiltransferaz (COMT) proteinini kodlayan bir gen ile homisidal davranışlar arasında bir bağlantı buluyor. Aynı MAOA gibi, bu da dopamini düzenleyen bir enzim. 4 sene sonra, Finlandiyalı araştırmacılar, hapishanedeki tutuluklularla bir araştırma yapıyor. Şiddet suçlularının genellikle, beyin hücre sinyal sisteminde görevli CDH13 proteinini kodlayan MAOA ve benzeri genlere sahip oldukları görülüyor. Daha önceki çalışmalar bu benzer ve çeşitli genlerin; otizm, şizofreni ,dikkat eksiği ve hiperaktivite bozukluğuyla bağlantılı olduğunu keşfetmişler. Molecular Psychiatry’de yayımlanan bu çalışma, hücresel fonksiyon bozukluğuyla ilişkilendirilen CDH13 ve benzerlerinin, şiddet içerikli davranışlara makul bir açıklama getirdiği sonucuna varıyor.

Saldırganlığın biyolojik bir temeli olma ihtimali, bilim adamları ve etikçileri bir hayli zor duruma sokuyor. Her şeyden önce çevresel koşulların, genlerin ekspresyonunda çok büyük bir rol oynadığını belirtiyorlar. Meme kanseri riskini arttıran bir gene sahip olmak, meme kanserine yakalanılacağı ya da şizofreniyle ilişkilendirilen bir gene sahip olmak, şizofreni olunacağı anlamına gelmiyor. Johns Hopskin Üniversitesi Beyin Gelişimi Lieber Enstitüsü başkanı Daniel Weinberg şöyle diyor: “ Genler, vücudunuzdaki her bir hücrenin içinde gerçekleşen tüm aktiviteleri, yaşadığınız her saniye boyunca yürüten bir program.  Eğer birtakım küçük kusurlar, bozukluklar kalıtım yoluyla size aktarılırsa, tabi ki bu size bir yol belirler. Ancak bir akıl hastalığına yakalanacağınızı belirlemez. Bu küçük kusurlar kader değil, risk unsurları. Çevresel faktörler de bir o kadar etkili.”.

“Pek çok insan, eşinin arkadaşını öldüren adamda olan o gene ve benzerlerine sahip ama onlar kimseyi öldürmüyor.”

Buna karşı, eşinin arkadaşını öldüren Bradley Waldroup’un sahip olduğu geni ve benzerlerini taşıyan pek çok insan var ama onlar kimseyi öldürmedi. Ancak mahkemeler, etik ve bilimsel tartışmalara açık “genlerim bana bunu yaptırdı” savunmasını kabul etti. 1994 ile 2011 arasında Amerika’da, neredeyse 80 defa genetiğe atıfta bulunularak savunma yapılmış. Fordham Üniversitesi Sinirbilim ve Hukuk Merkezi başkanı Deborah Denno şöyle diyor: “ Dava vekilleri gün geçtikçe, birtakım davranışlara açıklamalar getirmek için daha sofistike bir bakış açısı kullanıyorlar.”.

Jüri, Waldroup davasında, ölüm cezası yerine onu ömür boyu hapse mahkum etti. Yani katil-gen savunması işe yaradı. Bir jüri üyesine, Waldroup’un genetiğinin kararına etki edip edilmediği sorulduğunda, “ O, tabi ki !” cevabını aldılar.

Ancak Denno, genlerin rollerinin ve şiddet riskini arttırmalarının, medya yüzünden mahkemeler tarafından yanlış anlaşıldığını düşünüyor.  Davranış genetiği, genleri çalışmakla birlikte, aynı oranda çevresel faktörlerin de davranış üstündeki etkilerini araştırıyor. Bu psikoloji, sosyoloji, istatistik ve daha birçok alanı kapsayan disiplinler arası bir çalışma. Denno şunu ekliyor: “ Genlerin davranış üstünde etkisi olmakla birlikte, ne onları belirliyor ne de yönetiyor.”.

Hatta beslenme bozukluğu, sosyal ve ekonomik problemler, yetersiz eğitim gibi değişik çevresel faktörler, yetişkinlerin davranışsal patolojisini belirlemede kullanılan en güçlü araçlardan biri. Psikologlar çocukluk döneminde maruz kalınan istismarın, şiddet için başlı başına bir risk faktörü olduğunu uzun zamandır biliyor. 2002’de Science’ta yayımlanan bir çalışmaya göre; dengesiz, baskıcı ve cezalandırıcı ailelerde büyümüş çocuklar, anti-sosyal kişilikler geliştirip, şiddet kullanmaya daha yatkın oluyorlar. Tabi ki her suistimal edilmiş çocuk şiddete başvurmuyor. Beyinde sinirsel bozukluk veya hiperaktiviteye sebep olarak, şiddete yatkın olma riskini arttıran bu gen ve benzerleri fikri bir hayli dikkat çekici. Ancak bu, ne şiddetin kökeninde yattığı ne de tek sebep olduğu anlamına gelmez.

Julian Ford, Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezinde, çocuk ve ergenlik dönemi post-travmatik stres bozukluğunda (PTSD) uzmanlaşmış bir psikolog. Ford, Adam Lanza ve 2012 Sandy Hook İlkokulu saldırısı hakkında 114 sayfalık resmi bir araştırma raporu yazılmasına yardım ediyor.

Lanza 20 öğrenci, 6 çalışan, annesi ve kendisini öldürdükten sonra; eyaletin adli tıp doktoru, Lanza’nın beyninden bir parçayı DNA analizi için UConn genetik uzmanlarına gönderiyor. Bu, bir seri katilin genomunun çıkartılıp araştırıldığı ilk çalışma.

Popular Science’ın resmi talebine rağmen, ne adli tıp uzmanı ne de UConn genetikçileri raporların sonuçlarını açıklamıyorlar. Hatta ne aradıkları hakkında bile bir bilgi vermiyorlar. Ancak büyük olasılıkla, akıl hastalıklarıyla alakalı olan genleri araştırıyorlar.

Lanza hayatı boyunca, uykusuzluk (insomnia) ve konuşma bozukluğuyla uğraşmış. Utangaç, sessiz ve dışlanmış bir çocuk. 5. sınıfta, proje ödevi olarak “Büyükannenin Kitabı” adlı bir hikaye yazıyor. Hikayede, yaşlı kadın çocuklara ateş ediyor ve kabuğunun altındaki bir çocuğu korumaktan bahsediyor. Sonunda, Lanza’ya Asperger Sendromu, anksiyet ve obsesif kompulsif  tanısı konuluyor. Asperger şiddetle pek bağlantılı olmamasına rağmen, Lanza’nın şiddet içeren düşünce ve davranışlarını maskelemiş olabilir. Bir psikiyatrisin önerisi üstüne, annesi Lanza’yı okuldan alıyor ve evde eğitime başlıyor. Ford’a göre, herkes Lanza’nın üstesinden gelmeye çalıştığı zorlukları sebep alırken gözden kaçan asıl olay yaşadığı duygusal çalkantılar.

Ergenlik kırılgan ve zayıf bir dönem, sadece mod değişikliklerinden dolayı değil aynı zamanda inişli çıkışlı hormonlar yüzünden. Akıl hastalıklarının dışa vurumun en iyi gözlemlenebileceği zaman. Mesela şizofreninin belirtileri, genellikle bir anda bu dönemde veya yetişkinliğin başlarında ortaya çıkıyor. Harvard’da yapılan bir araştırmada, bilim adamları bu zamanlamadan sorumlu olduğu düşünülen bir geni tanımladı. Beynin, nöronlar arasındaki etkisiz bağlantıları kestiği sinaptik budama (synaptic pruning) süreci, beyin olgunlaştıkça görülen doğal bir olay. Bu, düşünme ve planlamanın yapıldığı prefrontal kortekste gerçekleşiyor. Bu geni ve benzerini taşıyan bireylerde, budama hızlanıyor ve bu da şizofreni riskini arttırıyor.

Harvard genetik uzmanı ve çalışmanın yazarı Steven McCarrol, bu sebeplerden dolayı bir ergenin bakımının ne kadar kritik olduğunu vurguluyor: “ Genellikle gençler birtakım semptomlar göstermeye başladıklarında, psikiyatri uzmanına başvurmadan sadece pediatri uzmanlarına görünüyorlar.”. Avustralya’da 2006’da başlamış “headspace” adı verilen bir akıl sağılığı programından bahsediyor. Program sayesinde, alışılmadık ama oldukça pratik yerlerde 80’den fazla klinik açılıyor. McCarrol şöyle diyor, “ Hatta bazıları alışveriş merkezlerinde. Yumuşak renkler ve rahat koltuklar sayesinde klinik havasında değil, böyle bir şey burada da olsa harika olurdu.”

Peki ya Adam Lanza gibi sağlık hizmetlerindeki çatlakların arasından kaçan çocuklara ne olacak? Gen taraması ve genetik araştırmalar yardımcı olabildi mi? Şimdilik, hayır. Ve araştırmacılar, gelecekte de işe yarar olabileceği hakkında şüpheliler. McCarrol şunları ekliyor, “ Genetiği tanı koymada kullanmak için yeterli genetik bilgisine henüz sahip değiliz.”

Ne aradığımız ve ne bulacağımız konusunda pek çok soru var. Özellikle şiddetle ilgili genetik risk faktörü taşıyan biri belirlendiğinde onun özel hayatı ve toplumun tepkisiyle ilgili birtakım endişeler mevcut. Yine de genetik araştırmaların devamı, suçluları hedeflemeden, şiddet ve şiddetin kökenini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Daha iyi anladıkça, engellemek için daha çok adım atılabilir.

Dolayısıyla, genetik ipuçlarını takip etmeyi bırakmak biraz zor. Johns Hopskin’den nörobilimci Daniel Weinberg, ölen PTSD hastalarından topladığı dünyanın en büyük beyin koleksiyonuna sahip. Çalışmalarında, akıl hastalıklarının arkasındaki moleküler ipuçlarını arıyor. “ Yüzyıl boyunca, akıl hastalıklarının nasıl gözüktüğünü, kulağa nasıl geldiğini ve nasıl hissettirdiğini biliyorduk. Ancak temelinde yatan sebep hakkında fikrimiz yoktu. Şimdi, genetik sayesinde, 10 yıl önce bize bilimkurgu gibi gelen şeyleri keşfedebiliyoruz.” diyor Weinberg.

Ancak o bile, bilimin neleri keşfedebileceği ve insanların buna nasıl tepki vereceği hakkında endişeli. Son olarak, şunları ekliyor, “ Herkesin genomunda değişik bozukluklara sebep olacak değişik risk faktörleri var. Yani aslında, herkesin bir sorunu var.”

 

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir cevap yazın

Abonelikle İlgili Konular İçin abone@doganburda.com

Eksik Sayılar İçin okurhizmetleri@doganburda.com

Müşteri Hizmetleri (212) 478 0 300

Danışma Hattı (212) 410 32 00

 

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir