Neden Bazı İnsanlar Strese Karşı Uyuyarak Cevap Verir?

Savaş veya kaç, veya uyu

Geçen ay, karım ve ben kendimizi, apartmanımızın misafirler için yeterince temiz olup olmadığı hakkındaki bir tartışmanın içinde bulduk; muhtemelen bütün yakın ilişkilere dert olan, orta boy türden bir anlaşmazlık. Bunun ortasında, geçici bir sessizlik oldu ve kendimi birdenbire bezgin hissettim, kalktım ve oturma odasından çıktım. Yatak odasında, doğrudan yüzükoyun çarşafa serildim. Bildiğim sonraki şey, 20 dakika sonra eşimin beni sallayarak uyandırdığıydı. Uyuma niyetim yoktu; Sadece o an, yapabileceğim başka bir şey yokmuşçasına çok yorgun hissettim.

Bu durum ilk defa başıma gelmiyordu. Birkaç hafta sonra, bir tanıdığımla bir miktar para konusunda anlaşmazlık yaşadım. Büromda olduğum zaman birbirimize gergin epostalar gönderiyorduk ve uyku başlangıcının yavaşça sızışını hissetmeye başladım. Aynı yorgunluk, ben çocukken arabanın arka koltuğunda istenmeyen bazı yolculuklardan eve giderken de oluyordu. Vücudu, yavaş fakat emin bir uyuklama hali bastırıyor ve tamamen sizin kontrolünüz dışında geliyordu.

Bu durum daha önce pek çok kez olduysa da, anlaşmazlığa verdiğim tepki bana hâlâ tuhaf görünüyor. Sonuçta, herkesin 9ncu sınıf biyoloji dersinden bildiği üzere, stresle karşılaştığımız zaman (akut bir tehdit), vücutlarımız savaş veya kaç kipine girer. Bunun kendiliğinden olması gerekir: böbreküstü bezi korteksi, vücudu alarma geçirmek amacıyla stres hormonları salar; kalp daha hızlı atmaya başlar; nefes alış sıklığı artar; metabolizmanız hızlanmaya başlar ve oksijen bakımından zengin kan, doğrudan vücuttaki daha geniş kaslara pompalanır. Amaç, çatışmanın kaynağıyla doğrudan yüzleşmeye hazırlanmak için veya en kötü ihtimalle, en yüksek hızla kaçmaya hazır olmak için güç verilmesidir.

Elbette, stres tepki yapısının gereğinden fazla duyarlı olmasını aslında istemezsiniz. Eğer sürekli savaş veya kaç modunda, sürekli stres halinde olsaydınız, bu durum aslında sizin sinir sistemi kimyanız üzerinde uzun vadeli etkilere sahip olabilir, kronik kaygı bozukluğuna, bunalıma ve daha fazla uykusuzluğa yol açardı. Buna rağmen, stresli koşullarla başa çıkarken bazen yüksek alarm seviyesinde olmak iyi bir fikir gibi görünüyor.

Fakat benim vücudumun yaptığı şey bu değildi. Vücudum kapanmıştı.

Eğer yaşayan bir şey, gelişiminin ilk aşamalarında çaresiz olduğunu anlamaya başlarsa, şartlar değişse bile, bir denetim eksikliği hissetmeye devam edecektir.

Etrafıma sordum ve diğer birçok kişinin de aynı şeyi yaşadığını öğrendim. Örneğin, Ohio, Columbus’ta bir aile danışmanı olan Dawn bana, eşi Brad’ın genelde “hararetli tartışmaların ortasında esnemeye başladığını ve hatta uzandığını ve doğrudan uyuduğunu,” söyledi. Bir keresinde yürümeye yeni başlayan oğulları merdivenlerden aşağı düşmüş (bir şey olmamış) ve Brad odadan ayrılıp yatağa gitmiş. Brad’ın, ilişkilerinin 24 yılının tamamında bu türden stres tepkileri varmış; Dawn, artık buna alıştığını söylüyor.

Onlarca insan bana benzer hikayeler anlatsa da, sorunumuzun ne olduğunu merak etmeye başladım; benim sorunum neydi? Vücudum neden bir çatışma karşısında sadece razı oluyordu? İçimdeki savaşma eylemi neredeydi?

Psikolojide, depresyon ve kaygı bozukluğunun farklı yönlerini açıklamada kullanılan ve “öğrenilmiş çaresizlik” adı verilen bir kavram vardır. Bu epey eski bir şeydir ve ilk olarak 1970’lerde tanınmış ve sistemleştirilmiştir, fakat geniş ölçüde amaca uygun kalmış ve alanda kabul edilmiştir. İsmi hepsini (büyük oranda) açıklar: Eğer bir canlı, gelişiminin ilk aşamalarında dünyanın kuvvetleri karşısında çaresiz olduğunu anlamaya başlarsa, bir denetim eksikliği algılamaya devam edecek ve bu yüzden, şartlar değişse bile aslında aciz duruma gelecektir.

Yapılan ilk çalışmalarda, köpekler iki gruba bölünmüştü: İlk yarısı, elektrik şoklarına maruz bırakılmıştı, fakat şokları durdurma yolu sağlanmıştı (sadece bunu kendilerinin çözmesi gerekiyordu). İkinci köpek grubuna şoklar verilmiş fakat onlardan kaçınma, kaçma veya onları durdurma yolu verilmemişti. Bu tecrübe, üzücü bir şekilde, hayvanlar üzerinde uzun vadeli etkilere sahip olmuştu. İlk köpek grubu, hayatlarının sonraki döneminde stresli ortamlarla karşılaştıklarında, onunla mücadele etmek için yapabilecekleri her şeyi denemişti; ikinci grup ise sadece vazgeçmişti. Strese rıza ile tepki vermeye şartlanmışlardı.

Bu türden öğrenilmiş çaresizlik, hayvanlarla sınırlı değildir; konuştuğum yetişkinlerin birçoğu, çocukluktaki kaygı bozukluğunun, kontrol edilemeyen koşullardan kaynaklandığını dile getirmişti.

Washington eyaletinden 25 yaşındaki LeAnna şöyle söylüyor: “Liseye başladığımda ve hayatımdaki stres seviyeleri daha yüksek hale geldiğinde (ebeveynlerim arasındaki karmakarışık boşanma ve pek çok taşınma), uykuya kaçmaya başlamıştım. Bir yetişkin olarak, bunaldığımı hissettiğim zaman hâlâ ‘uyumaya git’ dürtülerine sahibim.” Baltimore’dan Daniel, bana “ne zaman bir tür ‘aile kavgası’ olsa, sadece odama gider ve uyurum,” dedi. Daniel şimdi 51 yaşında ve ne zaman stresli bir durumla karşılaşsa esnemeye başlıyor.

“Duygularımız her zaman geçmiştedir. Bu, sahip olduğu uyumsal değerden daha uzun yaşayan bir şey.”

Ebeveynlerim, ben liseye başladığım zaman boşanmıştı, fakat boşanmadan önce, genelde yatak odamın altındaki mutfakta birçok defa kavga etmişlerdi. En çok hatırladığım his, güçsüzlük duygusuydu; kızgınlık veya üzüntü değil, omuzlarını silk, kapıyı kapat, gözlerini kapa türünden bir tepkiydi çünkü ne yapacaktım ki? Kesin şunu mu diyecektim?

Bu başa çıkma mekanizması benim için o zamanlar işe yaramıştı. Bu stresli olayları bölümlere ayırabiliyordum ve hayatıma devam edebiliyordum. Okulda kaldım ve notlarımı yüksek tuttum; arkadaşlarım vardı ve nispeten çok yönlüydüm. İşler iyi gitmişti. Fakat şimdi, 28 yaşında, kişiler arası anlaşmazlıkla hâlâ kapıyı kapatarak ve uyumaya giderek başa çıkıyorum. Artık durum ile alakası olmayan duygulara göre davranıyorum.

Harvard Tıp Okulu’nda psikiyatrist olan John Sharp şöyle söylüyor: “Duygularımız her zaman geçmiştedir. Bu gerçekten, kendi uyumsal değerinden daha fazla yaşayan bir şeydir.” Bir yetişkin olarak mevcut durumum üzerinde kontrol sahibi olmalıyım, fakat değilim. O laboratuvar köpekleri gibi, çaresizliğe mi şoklanmışım?

Uyku, ilk bakışta mükemmel bir kaçınma gibi görünebilir, tıpkı kafanızı yastığa gömmenin kafanızı kuma gömmekten daha iyi olmaması gibi.

Fakat sözde kendime yardımcı olmuyormuş gibi hissetmiyorum. Sonuçta, uyumaya gitmek ışıkları kapatmak gibi değil; gerçek şu ki, gözleriniz kapandığı zaman hâlâ devam eden birçok şey var. Uykuya dalarak, çekişme akışını geçici olarak uzaklaştırmayı başarsak da, aslında hiçbir şeyden kaçmıyoruz. Gerçekte, uyku bazı şekillerde sadece duygusal deneyimi yeniden yaşamamıza değil, onu işlememize ve belirginleştirmemize zorluyor; uyumaya giderek, karımla olan kavgamı daha gerçek hale getiriyor olabilirim.

Eğer siz de benim gibiyseniz, muhtemelen anıların epey basit bir şekilde işlediğini hayal edersiniz: bir olay yaşarsınız, bu olay bir yerde saklanır ve sonra ihtiyacınız olduğu zaman onu geri getirirsiniz. Fakat bu durum, önemli bir adımı, hafıza pekiştirmesini dışarıda tutar ve uykunun devreye girdiği yer burasıdır.

Harvard Tıp Okulu’nun Uyku Tıbbı Bölümü’nde bir profesör olan Dr. Edward Pace-Schott’a göre bu aslında şöyle işliyor: Bir olay ilk olarak bir anı şeklinde kodlandığı zaman, beynin kısa vadeli depolama tesislerinde duruyor. Burada, eğer hızlı bir şekilde diğer deneyimler ortaya çıkarsa, kırılgan ve kolayca unutulabilir oluyor. Deneyimin dayanması için, bir sağlamlaştırma işleminden geçmesi ve sahip olduğunuz diğer anılar ile bütünleşik hale gelmesi gerekiyor. İşte bu yüzden, diyelim ki 1993 yılında iki takım arasında yapılan bir maçı düşündüğünüzde, aynı zamanda parlak yeşil çimi, fıstık ve bira kokusunu, babanızı, ünlü bir oyuncuyu ve diğer binlerce rastgele parça ve kırıntıyı da düşünüyorsunuz.

Tabii ki her olay hatırlanmaya değer değildir. Sadece son derece kuvvetli olaylar (olumlu veya olumsuz) daha sonra depolanmak için önceliklendirilir. “Duygular, bir anıya damga basarak ‘bu önemli’ der,” diyor Pace-Schott. Şu mantıklı bir şey: market tezgahtarının gömleğinin rengi, diyelim ki annenizin doğum gününden önemli oranda daha az gereklidir.

Eğer anılarımızı uygun şekilde rafa koymasaydık, her şey karmakarışık olurdu ve sağlamlaştırmadan hepsini unuturduk. Yaşamın anlamı olmazdı ve daha önemlisi (en azından evrimsel bir bakış açısından bakarsak), asla herhangi bir şey öğrenemezdik; çaresiz bir biçimde düzensiz olur, kolay av olurduk.

“Sadece, işleyecek birçok duygusal anıya sahip olmakla, uyumaya sürüklenebilirsiniz.”

Ancak muamma burada: duygusal olarak önemli şekilde mühürlenmiş olan olaylar, beyninizin kısa vadeli depolama tesislerini istila edebilir. Massachusetts Üniversitesi Psikoloji Bölümü profesörü olan Dr. Rebecca Spencer, bunu, “sizi strese sokan şeyin büyük kağıt yığınları olduğu, fakat üzerinize yığılan diğer anıların da bulunduğu” bir masaya benzetiyor. Bütün gün önünüze gitgide daha fazla kağıdın gelmesiyle, hiçbir zaman bunların hepsine etkili bir şekilde ulaşamayacaksınızdır. Üstelik duygusal bakımdan zengin olan olayların hepsi yüksek öncelikli mesajlardır ve kendileriyle hemen ilgilenilmesi için bağırırlar. Peki sonra ne olur?

“Sadece, işleyecek birçok duygusal anıya sahip olmakla, uyumaya sürüklenebilirsiniz,” diyor Spencer. Uyku, günlerin deneyimlerini elemek için gereken alanı sağlıyor ve önemli olanlarını kalıcı hale getiriyor.

Çalışmalar, uykunun deneyimlerinizin anısını daha iyi hale getirdiğini ve duygu damgasına sahip olan deneyimlerde bu etkinin arttığını gösteriyor. Aslında, uyku esnasında meydana gelen anı sağlamlaştırma işlemi o kadar etkili ki, içlerinde Pace-Schott ile Spencer’ın da bulunduğu bazı biliminsanları, bunun travma sonrası stres bozukluğunu tedavi etmede kullanılabileceğini öne sürüyorlar. Spencer, birisinin travmatik bir olayı takip eden uykudan alıkoymanın, uzun vadede iyi bir şey olabileceğini öne sürüyor. Spencer şöyle söylüyor: “Eğer kendinizi bir uykusuzluk dönemi boyunca uyanık kalmaya zorlarsanız, [travmatik] anı ve duygusal tepki zayıflayacaktır.”

Diğer taraftan, hayatta yaşadığımız olumsuz şeylerin çoğunluğu söz konusu olduğunda (mesela, hayat arkadaşınızla yaptığınız bir kavga gibi, ille de travma edici olması gerekmeyen şeyler) uyumak istiyoruz çünkü bu durum, anıyı ve duygusal tepkiyi koruyor.

Ayrıca Pace-Schott, uyku kesilmesinin, bazen ‘korku söndürme’ anıları olarak adlandırılan muhtemel iyileştirici anıların sağlamlaşmasını önleyebileceğini belirtiyor. Bunlar, özel tetikleyiciler ile birlikte daha olumlu ilişkilendirmeler oluşturarak, travmatik bir olayın etkisini köreltebilen anılar. Bu durum, travmatik olaylardan sonra uyku kalitesini iyileştirmenin, travma sonrası stres bozukluğunu önlemede çok önemli olabileceği anlamına geliyor.

Karımla yaptığım bir kavgayı takip eden şekerlemenin, ideal olarak, kişiler arası anlaşmazlığı nasıl daha iyi yöneteceğimi öğretmesi gerek.

Hiç küçük çocukların neden çok şekerlediğini merak ettiniz mi? Araştırmacılar bu durumun sadece, muhtemelen bu çocukların bütün etrafta koşuşturmasından kaynaklanmadığına inanıyor; bu ayrıca, onların kısa vadeli hafıza deposunun çok küçük olması ve devamlı olarak deneyimleri boşaltmaya ve anıları daha sık sağlamlaştırmaya ihtiyaç duymaları yüzünden gerçekleşiyor. Geçenlerde yapılan bir çalışmada, “bölünmüş uykunun” (diğer adıyla şekerlemenin) erken bir yaşta öğrenme için çok önemli olduğu bulunmuştu. Dört yaşındaki bir çocuğun sıcak bir fırından eli yandıktan sonra uyuklaması, bu olaydan ders çıkarmasında ona yardımcı olmalı.

Benzer şekilde, karımla yaptığım bir kavgayı takip eden şekerlemenin, ideal olarak, kişiler arası anlaşmazlığı nasıl daha iyi yöneteceğimi öğretmesi gerek. Uykunun hafıza üzerindeki faydaları bir yere gitmez.

Uykudan uyandığımız zaman, farklı hissederiz. Bu durum sadece zamanın geçmiş olması değildir; gerçek bir kimyasal tepki geçiririz. Uyuduğumuz zaman, vücudunuzdaki tüm stres sistemleri söner, vücudunuzun rahatlamasına olanak sağlar, bu yüzden hissettiğiniz gerginlik, midenizdeki bulantı, yıpranmış sinirler, bunların hepsi sabah gitmiş olur. “Bu sanki, uyandığımız zaman farklı bir insan olmuşuz gibidir,” diyor Pace-Schott.

Oreksin adı verilen özel bir kimyasal, bulmacanın anahtarını barındırıyor olabilir. Sadece yaklaşık 15 yıl önce keşfedilen oreksin, vücutta çok net biçimde tanımlanmış ikili bir rol oynaması sebebiyle benzersizdir. İlki ve en önemlisi, günlük uyuma/uyanma ritminizde çok önemli bir öğedir. Uyandığınızda artar ve siz uykuya gitmeden önce azalır. Farelerde yapılan çalışmalar, eğer bir hayvanın tüm oreksinini alırsanız, onun artık uyumayı ve uyanmayı verimli şekilde kontrol edemediğini göstermiştir. Oreksin, keşfedildiğinden beri, narkolepsiyi belirlemede önemli bir teşhis ölçütü haline gelmiştir. Bu uyku bozukluğuna sahip insanlarda, bu nörokimyasaldan aslında hiç bulunmamaktadır.

Ve işte ikinci işlevi: stres tepki sisteminin parçasıdır.

Indiana Üniversitesi Tıp Okulu’nda bir sinirbilimci olan Philip L. Johnson, “oreksin sistemi kesinlikle sempatik sinir sistemiyle bütünleşiktir,” diyor. Eğer her şey normal çalışırsa, stresli bir durumla karşılaştığınız zaman, oreksin sisteminiz devreye girer ve beklediğiniz stres tepkileri olan savaş veya kaç’ı tetikler.

Diğer bir deyişle, uyanıklığı ele alan tam olarak aynı sinirsel yol (oreksin devreye girmeden yataktan kalkamayız bile), ayrıca stres tepkimizin önemli bir tarafını oluşturur.

Şunu düşünün: narkoleptikler bazen rastgele uyuklarken, güçlü duygular sıklıkla uyku başlangıcına bağlıdır. Bu mantığa aykırı görünür fakat doğrudur diyor Johnson. Pek çok narkoleptik için, stres ile ilişkili olan güçlü duygular, büsbütün bir çöküşe sebep olabilir.

Tabii ki bu durum kulağa tanıdık gelmeli; bu durum, Brad, LeAnna, Daniel, ben ve diğer pek çok kişi stres ile boy ölçüştüğü zaman olan şeyden çok farklı değil. Bu konu üzerindeki bilim hâlâ başlangıç aşamasında ve burada kimyasal bir seviyede tam olarak neler olduğu belirsizliğini koruyor, fakat bazı bağlantılar var gibi görünüyor.

Bu arada, uyku çok kötü görünmüyor. Gözünüzü açtığınız zaman sorun hâlâ orada olabilir, fakat onu daha iyi anlayacaksınızdır ve ümitle, onu yeni bir başlangıçla ele alacaksınızdır.

 

 

 

The Atlantic

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir cevap yazın

Abonelikle İlgili Konular İçin abone@doganburda.com

Eksik Sayılar İçin okurhizmetleri@doganburda.com

Müşteri Hizmetleri (212) 478 0 300

Danışma Hattı (212) 410 32 00

 

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir