GDO’lu Besinler Güvenle Yenebilir mi? Bilim İnsanları ‘Evet’ Diyor.

0
26
GDO'ların bilimine dalış yapın. Fotoğraf: Sasha Khalabuzar/Deposit Photos

İnsan sağlığı açısından mükemmel derecede iyiler.

İnsanlar GDO’ların güvenli olup olmadığını eskiden beri merak ediyor. İşte, son bilimsel mutabakatın durduğu yer…

GDO’lu besinlerin zararı yok

İyi haber: Gıda güvenliği uzmanlarının büyük çoğunluğu, bitkilerden hayvanlara kadar genetiği değiştirilmiş canlıların genel olarak insan tüketimi için güvenli olduğunu düşünüyor.

Amerika Birleşik Devletleri Fen Bilimleri, Mühendislik ve Tıp Milli Akademileri, 2016 yılında 1.000’den fazla araştırmayı inceledikten sonra GDO’lu ekinlerin insan sağlığına karşı tehdit oluşturmadığını keşfetmiş.

Komisyon yayımladığı bir basın bülteninde, “Günümüzde piyasada satılan genetiği değiştirilmiş (GD) ekinler ile geleneksel şekilde yetiştirilmiş ekinlerin insan sağlığına karşı sergilediği tehlikeler arasındaki farka ilişkin hiçbir doğrulanmış kanıta ulaşılamadığını” ilan ediyor.

Dünya Sağlık Örgütü, Amerika Bilimi Geliştirme Birliği ve Avrupa Birliği Komisyonu da aynı karara varmış. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), yeni GDO’lu ekin ve içeriklerin güvenliğini değerlendirmek üzere ABD Çevre Koruma Dairesi ve ABD Tarım Bakanlığı (USDA) ile yakın çalışmalar yürütüyor.

DSÖ ayrıca Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile ortaklık yürüterek, genetiği değiştirilmiş yeni ekin ya da canlıların sergileyebileceği olası tehlikeleri değerlendirmek amacıyla rehberlik sağlayan bir dizi gıda standardı ve örnek uygulama geliştiriyor.

Lincoln – Nebraska Üniversitesinde araştırma profesörü olan Richard Goodman, uzmanların tüketicilerin endişe duyduğu en önemli konuları son yirmi yıldır etkin biçimde araştırdığını söylüyor. Bu konular arasında, “gıdalarda ortaya çıkabilecek ve insanlar ile hayvanların güvenliğini etkileyebilecek, alerjiye ya da zehirlenmeye sebep olabilecek doğal sorunlar” yer alıyor.

Genetiği değiştirilmiş özelliğe sahip bir canlının piyasaya girebilmesi için araştırmacılar bu canlıyı birkaç yıl boyunca kapsamlı şekilde test ediyor. Eklenen DNA’nın (bunun ne demek olduğuna birazdan geleceğiz) doğru şekilde çalışıp istikrarlı davrandığını; yani canlının kromozomunda oradan oraya zıplamadığını doğruluyorlar. Ardından, canlının ürettiği proteinleri değerlendiriyor ve bunların kaynak genleriyle uyuşup uyuşmadığını veya bilinen alerjen ya da toksinlerin bileşimiyle eşleşip eşleşmediğini kontrol ediyorlar.

Bilim insanları, bazı ürünler için fare zehirlilik testi şeklinde bilinen bir test de yürütüyor. Bu testte genetik girdinin sonucu olarak üretilen yüksek dozda protein, kontrollü bir zaman aralığında bir miktar fareye veriliyor ve farelerin sağlığını herhangi bir şekilde etkileyip etkilemediklerine bakılıyor. Buna ek olarak araştırmacılar, genetiği değiştirilmiş ürünün protein, karbonhidrat ve yağ seviyelerinin değerlendirildiği besin çalışmaları da yürütüyorlar. Bu çalışmalarda ise ürün, sıklıkla geleneksel yetiştirme yoluyla üretilen benzer bir ürün ile karşılaştırıyor.

Peki genetiğin değiştirilmesi veya biyomühendislik nasıl işliyor?

FDA normalde genetiği değiştirilmiş bir canlıyı, yeni bir özellik sunmak üzere teknoloji kullanılarak genetik maddesi veya DNA’sı değiştirilmiş bir bitki, hayvan ya da mikrop şeklinde tanımlıyor. Bu tanım, bir canlının DNA’sına ait bir bölümün başka bir canlıya aktarılmasını da kapsıyor. Bir toprak bakterisine (bT) ait genin mısır DNA’sına eklenerek böceklere dayanıklı bir mısır oluşturulması, bu duruma örnek olarak verilebilir.

Canlıların genetiği genelde şu şekilde değiştiriliyor: Standart yöntemde; DNA’nın bir parçası bazen bir gen tabancasıyla, bazen de Agrobacterium tumefaciens adı verilen özelleştirilmiş bir bakteri yoluyla hücrelere ekleniyor. Şimdiyse araştırmacılar, RNA kılavuzlarını kullanarak canlının genomunun belirli kısımlarını hedef alıp kesebilen CRISPR/Cas9 yöntemiyle deney yapıyorlar. Bu süreçte eklenen DNA, değiştirilmekte olan besinin kromozomuna yerleştiriliyor. Yerleştirilen bu DNA, canlının basit gen kodlarını RNA’ya ve nihayetinde de bir proteine dönüştürmek için kullanabildiği araçlarla beraber geliyor.

Araştırmacılar, bu proteinin doğada bulunan zehirler veya (işlenmemiş Hint yağı bitkisinden gelen) risin gibi bir miktar zehirli proteine çok benzeyip benzemediğini kontrol ediyor. Ayrıca bu yeni proteinlerin, istenmeyen alerjik bir tepkimeyi tetikleyebilecek herhangi bir şey içerip içermediğine de bakıyorlar.

Bilim insanları daha sonra bu değiştirilen hücreleri yakından takip ederek nasıl büyüdüklerine bakıyor. Nihayetinde tek tek dönüştürülen bitkiler, sahada test edilmek üzere seçiliyor. Goodman pirinç, mısır, soya fasulyesi, şeker pancarı, kanola ve daha fazla ekinde, Birleşik Devletler’deki düzenleme organlarınca onaylanan yüzü aşkın farklı genetik değiştirme işlemi bulunduğunu tahmin ediyor.

Ancak USDA düzenlemesinden muaf olan bazı genetiği değiştirilmiş bitkiler bulunuyor. Bunlar arasında, tespit edilemeyecek kadar düşük seviyelerde gerçekleştirilen değişimler veya esasında bitkinin doğal genomunun parçası olan bir genin kaldırılması ya da hafifçe değiştirilmesi de var. Tüm ekin geliştiricilerinin, söz konusu vakalarda muafiyet için USDA’ya başvurması gerekiyor.

Bitkilerin değiştirilmesi, hayvanların değiştirilmesine göre bir miktar farklılık gösteriyor. Örneğin Goodman, GD Atlantik somonunun başka bir somon türünden alınan bir büyüme faktörünü kullandığını söylüyor. “Bunun besin şeklinde kullanılmasına onay almak 22 yıldan fazla sürdü ve somonun farklı kısımlarından yapılan proteinlerin hangileri olduğu gibi şeylere bakmışlardı.”

GDO’nun farklı tatları

Goodman, 90’lı yıllarda Hawaii’de geliştirilen virüse dayanıklı papaya gibi bazı GM ürünlerini; biyomedikal endüstrisinin gen düzenleme yöntemiyle bağışıklığı güçlendirmesine veya insanlarda hastalıkla alakalı mutasyonları düzeltmesine benzetiyor. “İşe yaramıştı ve oldukça da isabetli ve etkiliydi” diyor. “Dolayısıyla, insanların bitkilerde kullanmak istediği ve benzer türden şeyler yapan benzer şeyler bulunuyor.”

Pek çok uzman, ilk çağdaş genetik düzenleme yöntemleri 1970’li yıllarda sunulsa da; bunun, insanların şimdiye kadar bitki ve hayvanları geleneksel olarak yetiştirme biçiminden hiçbir farkı bulunmadığını düşünüyor. Aslında bu yöntem, onun hızlandırılmış ve daha kesin hali şeklinde görülebilir.

“Her şeyin genetiği değişiyor” diyor Goodman. Üstelik, vücudumuzdaki yabancı DNA’dan endişelenmemize hiç gerek yok diye de ekliyor. Örneğin: Virüs bulaştığında veya bağırsağınızdaki bakteriyel organizmalar ölüp parçalandığında, yabancı DNA dışarı sızabiliyor ve “bağışıklık sisteminiz bunun icabına bakıyor” diyor Goodman.

Bazı genetik düzenlemeler, besinlerin daha uzun süre dayanmasını veya tadının daha güzel olmasını sağlayabilir; fakat diğerleri de besin yönünden faydalar meydana getirebilir. Bunun bir örneği de, iki farklı bitki geninin eklenmesiyle üretilen ve pirincin A vitamininin öncüsü olan beta karoten oluşturmasını sağlayan altın pirinç.

“Özellikle fazla parası olmayan veya çok sebze tüketmeyen ülkelerde yaşayan ve çoğunlukla pirinç yiyen insanlarda, yetersiz bağışıklığa ve görme sorunlarına yol açan A vitamini eksikliği oluşabilir” diyor Goodman. “Eğer A vitamini eksikliği bulunan insanlara A vitamini vererek destek olmaya çalışırsanız, bunu cidden sınırlamadığınız takdirde zehirlenmeye sebep olabilirsiniz. Beta karoten ise çok fazla yediğiniz takdirde idrar yoluyla dışarı gider.” Diğer bir ifadeyle altın pirinç, tek vitaminlerden daha iyi bir çözüm.

Daha önemlisi Goodman, bazı GDO’ların bitkilere yüklenen bitki ve böcek ilacı miktarını azalttığını söylüyor. “Bu kimyasal ilaçların bazıları, yer altı suları vb. yerlere gidiyor” diye ekliyor. “Peki hangisi daha iyi?”

 

 

 

 

Yazar: Charlotte Hu/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here