İnsanlar Komplo Teorilerine Neden İnanırlar? Onların Fikirlerini Nasıl Değiştiririz?

İpucu: gerçekleri kullanmayın!

Mark Lorch (Hull Üniversitesi, Bilim İletişimi ve Kimya Profesörü)

Bir grup futbol hayranı yanımdan akıp giderken trende oturuyordum. Maçtan yeni çıkmışlardı (belli ki takımları kazanmıştı) ve etrafımdaki boş koltuklara oturdular.

Birisi, kenara atılmış bir gazeteyi aldı ve Donald Trump’ın satıcılığını yaptığı yeni “alternatif gerçekleri” okurken alaycı şekilde kıkırdadı.

Diğerleri de kısa süre sonra, ABD başkanının komplo teorilerine olan düşkünlüğüne dair kendi fikirleriyle iştirak etti. Konuşma hemen diğer komplo teorilerine yöneldi. Gruptakiler düz Dünyacılarla, chemtrails caps’leriyle ve Gwyneth Paltrow’un son fikriyle fena şekilde alay ederken, ben de kulak kabartmanın keyfini sürdüm.

Ardından, sohbette bir sessizlik yaşandı ve birisi bu fırsatı değerlendirerek araya girdi: “O şeyler belki saçmalık olabilir, fakat ana akımın bize sunduğu her şeye güvenebileceğinizi söylemeyin bana! Mesela Ay’a gitmeyi ele alalım, belli ki bu sahte bir şeydi ve çok iyi yapılmamıştı bile. Bunu geçen gün bir internet sitesinde okumuştum ve orada, fotoğraflarda yıldızların bile olmadığını belirtiyordu.”

Sonra beni şaşırtan bir şey oldu. Grup, Ay’a iniş düzmecesini destekleyen diğer “kanıtlar” ile buna katıldı: Fotoğraflardaki tutarsız gölgeler, Ay’da atmosfer olmadığı halde dalgalanan bir bayrak, orada kamerayı tutacak kimse olmamasına rağmen Neil Armstrong’un yüzeyde yürürken nasıl filme alındığı filan.

Bir dakika önce, kanıtları değerlendiren ve mantıklı bir sonuca varan mantıklı insanlar gibi görünüyorlardı. Fakat şimdi işler çılgın bir yöne doğru ilerliyordu. Bu yüzden derin bir nefes aldım ve söze karışmaya karar verdim.

“Aslında tüm bunlar epey kolay bir şekilde açıklanabilir … ”

Yabancı birinin sohbetlerine girmeye cüret etmesiyle, donakalmış şekilde bana döndüler. Kararlı bir şekilde devam ettim ve onlara, gerçekler ile mantıklı açıklamalardan oluşan bir set çektim.

“Bayrak rüzgarda dalgalanmadı, sadece Buzz Aldrin diktiği için hareket etti! Fotoğraflar Ay’da gündüz iken çekilmişti; zaten gündüz vakti yıldızları göremezsiniz. O tuhaf gölgeler de, fotoğrafları büken geniş açılı lensler kullandıkları için oluşmuştu.”

“Ayrıca Neil’in merdivenden inerkenki videosunu kimse çekmedi. Ay modülünün dışına yerleştirilmiş bir kamera vardı ve dev atlamasını yaparken onu kaydediyordu. Eğer bunlar yeterli değilse, o zaman son kanıt Ay Keşif Aracı’nın iniş bölgelerinden çektiği fotoğraflardan geliyor. Burada astronotların yüzeyde gezindikçe bıraktığı izleri açık şekilde görebilirsiniz. Umarım bu yeterli bir sebeptir.”

“Başardım!” diye düşündüm kendi kendime.

Fakat görünüşe göre, dinleyicilerim ikna olmaktan uzaktı. Bana döndüler ve giderek daha gülünç iddialar ortaya koydular. O bölümü Stanley Kubrick çekmişti, gizemli şekillerde ölen kilit elemanlar vardı vb…

Tren bir istasyonda durdu, benim ineceğim durak bu değildi fakat bu fırsatı kullanarak dışarı çıktım. Şaşkın bir halde ray boşluğuna dikkat ederken, onlara sunduğum gerçeklerin fikirlerini neden değiştirmediğini merak ettim.

Basit cevaba göre gerçekler ve mantıklı iddialar, insanların inanışlarını değiştirmede çok iyi değildi. Bunun sebebi, bizim mantıklı beyinlerimizin o kadar da evrimleşmemiş olan evrimsel yapılanma ile donanmış olmasıydı.

Komplo teorilerinin böylesi devamlı şekilde türeme sebeplerinden biri, dünyaya yapı yükleme arzumuz ve kalıpları tanımadaki inanılmaz yeteneğimizdir.

Geçenlerde yapılan bir çalışmada, bir bireyin yapı ihtiyacı ile bir komplo teorisine inanma eğilimi arasında bir bağlantı olduğu gösterilmişti.

Örneğin şu diziyi ele alın:

0 0 1 1 0 0 1 0 0 1 0 0 1 1

Kalıbı gördünüz mü? Görmüş olmanız epey mümkün; üstelik yalnız değilsiniz. Yaptığım hızlı bir twitter anketinde (çok daha titiz bir çalışmayı tekrarlayarak) insanların yüzde 56’sının sizinle aynı fikirde olduğunu gördük.

Yapı ihtiyacımız ve kalıp tanıma becerimizin çok aktif olduğu görülüyor. Bu durum, aslında ortada hiçbir şey olmadığı halde takımyıldızlar, köpek gibi görünen bulutlar ve aşıların otizme yol açması gibi kalıpları ayırt etme eğilimine sebep oluyor.

Benim gördüğümü görebiliyor musunuz?

Kalıpları görme yeteneği, muhtemelen atalarımızın hayatta kalması için faydalı olan bir özellikti; çünkü bir yırtıcının işaretlerini gördüğünü sanmak, büyük, gerçek ve aç bir kediyi gözden kaçırmaktan daha iyidir.

Fakat aynı eğilimi bilgi bakımından zengin dünyamıza pat diye koyarsanız, sebep ve sonuç arasında var olmayan bağlantıları (komplo teorilerini) her yerde görürsünüz.

Akran baskısı 

Komplo teorilerine inanmaya bu kadar hevesli olmamızın bir başka sebebi de sosyal hayvanlar olmamız ve toplumdaki konumumuzun, haklı olmaktan çok daha önemli olmasıdır (tabi evrimsel bir açıdan bakarsak).

Sonuç olarak, eylemlerimizi ve inanışlarımızı sürekli akranlarımızla kıyaslarız ve bunları uyumlu olması için değiştiririz. Eğer sosyal grubumuz bir şeye inanıyorsa, sürüyü takip etmemiz daha muhtemel hale gelir.

Sosyal tesirin davranışlar üzerinde oluşturduğu bu etki, ABD’li sosyal psikolog Stanley Milgram (kendisi daha çok, otorite şekillerine itaat konusunda yaptığı çalışmayla tanınır) ve meslektaşları tarafından 1961 yılında yürütülen köşebaşı deneyi ile güzel bir şekilde gösterilmiştir.

Deney, sizin de tekrarlayabileceğiniz kadar basitti (ve eğlenceliydi). Gidip işlek bir sokak köşesi seçin ve gözlerinizi 60 saniye boyunca gökyüzüne dikin.

Çok büyük ihtimalle, çok az insan durup neye baktığınızı kontrol edecektir; Milgram, yanından geçenlerin yaklaşık yüzde 4’ünün kendisine katıldığını buldu. Şimdi, yüce gözlemleriniz için size katılacak birkaç arkadaş bulun.

Grup büyüdükçe, giderek daha fazla yabancı durup yukarıya bakıyor. Grupta 15 hava gözlemcisi olunca, yandan geçenlerin yaklaşık yüzde 40’ı duruyor ve boyunlarını sizinle birlikte uzatıyorlar.

Neredeyse tamamen aynı etkiyi, kendinizi kalabalık bir tezgaha çekilmiş halde bulduğunuz marketlerde de iş başındayken görüyorsunuz.

Bu ilke, fikirlerde de bu kadar kuvvetli şekilde geçerlidir. Eğer bir bilgiye daha fazla insan inanırsa, onu doğru olarak kabul etmemiz daha muhtemel oluyor. Ve böylece sosyal grubumuz aracılığıyla özel bir görüşe fazlasıyla maruz kalırsak, bu görüş dünya görüşümüze yerleşiyor.

Kısacası sosyal ıspat, sadece kanıta dayalı ıspattan çok daha etkili bir ikna yöntemidir. Bu ıspat türü, reklamcılıkta bu yüzden bu kadar ünlüdür (“annelerin yüzde 80’i onaylıyor” gibi).

Sosyal ıspat, aynı zamanda kanıtları görmezden gelmemize de yol açan çok sayıdaki mantık hatasından sadece bir tanesidir. Konuyla alakalı bir mesele de, her zaman mevcut olan onay önyargısıdır. İnsanlar bu eğilimde, görüşlerini destekleyen verileri arar ve onlara inanırken, böyle olmayan şeyleri önemsemezler.

Aslında hepimiz bundan muzdaribiz. Radyo veya televizyonda duyduğunuz son tartışmayı hatırlayın. Katılmadığınız iddialar ile karşılaştırıldığı zaman, sizin görüşünüzü destekleyen iddiaları ne kadar ikna edici bulmuştunuz?

Olasılık o ki, iki taraf da ne kadar mantıklı olursa olsun, zıt iddiaları geniş oranda reddederken, sizinle aynı görüşte olan iddiaları alkışlamıştınız.

Onay önyargısı, görüşlerimiz ile halihazırda uyuşan kaynaklardaki bilgiyi seçmeye karşı da bir eğilim oluşturur (bu kaynaklar da muhtemelen bağlı olduğumuz sosyal gruptan gelir).

Bu yüzden siyasi görüşleriniz, muhtemelen tercih ettiğiniz haber kaynaklarınızı belirler.

Fark.

Tabii ki, onay önyargısı gibi mantık yanlışlarını tanıyan ve onları gidermeye çalışan bir inanış yapısı da var.

Bilim, tekrarlı gözlemler yoluyla kısa hikayeyi veriye dönüştürür, onay önyargısını azaltır ve teorilerin, kanıtlar karşısında güncellenebileceğini kabul eder. Bu durum bilimin, kendi iç metinlerini düzeltmeye açık olduğu anlamına gelir.

Buna rağmen, onay önyargısı hepimizin başına bela olur. Ünlü fizikçi Richard Feynman, bilimin en çetin alanlarından biri olan parçacık fiziğinde ortaya çıkan bir örneği, meşhur şekilde şöyle tanımlamıştır:

“Millikan, yağ damlaları damlatarak yaptığı bir deneyde elektron üzerindeki yükü ölçtü ve artık epey yanlış olduğunu bildiğimiz bir cevaba ulaştı. Bu yanlıştı çünkü havanın yarı sıvılık özelliği için hatalı bir değer elde etmişti. Millikan’dan sonra, elektron yükünün ölçüm geçmişine bakmak ilginç bir şey. Eğer bunları zamanın bir fonksiyonu olarak alırsanız, Millikan’ınkinden biraz daha büyük olduğunu ve bir sonrakinin biraz daha büyük olduğunu ve bir sonrakinin biraz daha büyük olduğunu bulursunuz, ta ki, sonunda daha yüksek olan bir rakama gelene kadar.”

“Yeni rakamın daha yüksek olduğunu neden hemen fark etmemişlerdi? Bilim insanları bu geçmişten utanç duyuyor. Çünkü insanların böyle şeyler yaptıkları belli. Millikan’ın rakamından çok daha yüksek bir rakam elde ettikleri zaman, bir şeyin yanlış olması gerektiğini düşünüp o şeyi araştırdılar ve neden yanlış olduğunun sebebini buldular. Millikan’ın değerine yakın bir rakam elde ettikleri zaman, bu kadar fazla araştırmadılar.”

Efsane avcısı talihsizlikler 

Efsane avlama yöntemiyle yanlış kanıları ve komplo teorilerini ele alarak, popüler medyadan örnek alabilirsiniz.

Gerçeğin ortaya çıkması amacıyla gerçeğin yanında efsaneyi söylemek, gerçeği ve sahteliği karşılaştırmak için iyi bir yol gibi görünüyor.

Fakat bunun da kötü bir yaklaşım olduğu ortaya çıkıyor ve efsanenin gerçekten daha hatırlanır hale gelmesiyle sonuçlandığı, geritepme etkisi olarak bilinen bir şeye neden olduğu görülüyor.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, grip aşıları konusundaki “Gerçekler ve Efsaneler” reklamının değerlendirildiği çalışmada görüldü. Katılımcılar, havadaki bir uçağın arkasına bağlanmış reklamı gördükten hemen sonra gerçekleri gerçek ve efsaneleri efsane olarak, doğru şekilde hatırladılar.

Fakat 30 dakika sonra bu durum tamamen tersine döndü ve efsanelerin “gerçek” olarak hatırlanması çok daha muhtemel hale geldi.

Buradaki düşünce, efsanelerden bahsetmenin aslında onları pekiştirmeye yardımcı olduğu. Bundan sonra zaman geçtikçe, efsaneyi hangi şartlarda (mesela maskesinin düşürüldüğü bir esnada) duyduğunuzu unutuyorsunuz ve sadece efsanenin anısıyla kalıyorsunuz.

Düzeltici bilginin, katı inançlara sahip bir gruba karşı sunulması, yeni bilgi bu kişilerin dünya görüşünü sarstığı halde onu güçlendirebiliyor. Bu durum işleri daha kötü hale getiriyor.

Bu yeni kanıt, inançlarımızda uyumsuzluklar meydana getirip, bununla ilişkili duygusal bir huzursuzluk oluşturuyor. Fakat inancımızı değiştirmek yerine, kendi kendimizi haklı çıkarmaya başvurma ve karşıt teorilerden daha fazla  hoşlanmama eğilimi gösteriyoruz. Bu durum, görüşlerimiz konusunda bizi daha sabit hale getirebiliyor.

Bu olgu “bumerang etkisi” olarak biliniyor ve insanları daha iyi davranışlar yönünde dürtmeye çalıştığınız zaman büyük bir sorun oluşturuyor.

Örneğin yapılan çalışmalar, sigara, alkol ve uyuşturucu tüketimini azaltmayı hedefleyen kamu bilgilendirme mesajlarının hepsinin ters etkiye sahip olduğunu gösterdi.

Arkadaş edinin 

Eğer gerçeklere dayanamazsanız, insanların komplo teorilerini ve diğer mantıksız fikirlerini çöpe atmalarını nasıl sağlarsınız?

Bilimsel okur yazarlık, muhtemelen uzun vadede yardımcı olacaktır. Fakat bununla bilimsel gerçekler, rakamlar ve yöntemlere aşina olmayı kastetmiyorum. Bunun yerine ihtiyaç duyulan şey, analitik düşünme gibi bilimsel yöntemde okur yazarlık.

Üstelik, yapılan çalışmalar komplo teorilerini açığa çıkarmanın daha analitik düşünmeyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Çoğu insan hiçbir zaman bilim yapmayacaktır, fakat bizler gündelik olarak bilimle karşılaşırız ve onu kullanarız. Diğer insanların da bilimsel iddiaları eleştirel şekilde değerlendirme becerisine ihtiyaçları var.

Elbette, bir ülkenin eğitim müfredatını değiştirmek trende yaptığım tartışmaya yardımcı olmayacak. Daha doğrudan bir yaklaşım için, bir takımın parçası olmanın çok yardımcı olduğunu fark etmek gerek. Vaaz vermeye başlamadan önce, bazı ortak noktalar bulun.

Bu arada, geritepme etkisinden kaçının, efsaneleri görmezden gelin. Onlardan bahsetmeyin bile veya onları tasdik etmeyin.

Sadece anahtar noktaları sunun: aşılar güvenlidir ve gribe yakalanma ihtimalini yüzde 50 ile 60 arasında azaltır, nokta. Yanlış kanılar daha iyi hatırlanmaya yatkın olduğu için onlardan bahsetmeyin.

Ayrıca, karşı tarafın dünya görünüşüne meydan okuyarak onları kızdırmayın. Bunun yerine, onların önceden mevcut olan inanışlarıyla uyum gösteren açıklamalar sunun. Örneğin iklim değişikliğinin muhafazakar inkârcıların görüşlerini değiştirmesi, onlara çevre yanlısı iş fırsatları da sunulduğu zaman çok daha muhtemeldir.

Bir öneri daha. Ne demek istediğinizi anlatmak için öyküler kullanın. İnsanlar hikaye anlatımı ile, tartışmacı veya tanımlayıcı diyaloglardan çok daha güçlü bağlar kurar.

Sunmak istediğiniz sonuçlara varan, sebep ve sonucu bağlayan öyküler, neredeyse kaçınılmaz görünür.

Bütün bunlar, gerçeklerin ve bilimsel bir ortak görüşün önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Bunlar cidden önemli. Fakat düşünme faaliyetimizdeki kusurların farkında olmak, anlatmak istediğiniz şeyi çok daha ikna edici bir biçimde sunmanıza olanak sağlar.

Kesin fikirlere meydan okumamız elbette gereklidir, fakat birbirine bağlanmamış noktaları bağlamak ve bir komplo teorisine ulaşmak yerine, karar veren kişilerden kanıt istememiz gerekir.

Bir inancı destekleyebilen verileri isteyin ve onu test eden bilgileri arayın. Bu sürecin bir bölümü, önyargılı sezgilerimizi, kısıtlamalarımızı ve mantık yanlışlarımızı tanımak anlamına gelir.

Bu yüzden, eğer kendi size verdiğim tavsiyeye göre davransaydım trendeki sohbet nasıl devam ederdi… İşlerin sarpa sardığını gözlemlediğim o zamana geri dönelim. Bu sefer, derin bir nefes alıyorum ve söze giriyorum.

“Hey, maçta çok güzel oynadılar. Maalesef bilet almamıştım.”

Biraz sonra, takımın bu sezonki şansını tartışırken sohbet derinleşiyor. Birkaç dakika sohbet ettikten sonra, Ay’a gidildiğine inanmayan komplo teorisyenine dönüyorum ve, “Baksana, şimdi senin şu Ay’a gidiş hakkında söylediklerini düşünüyordum. Fotoğrafların bazılarında Güneş görünmüyor muydu?”

Kafa sallıyor.

“Yani demek ki o zaman Ay’da gündüz vaktiydi, bu yüzden tıpkı Dünya üzerinde olduğu gibi, yıldız görmeyi bekler misin?”

“Hee, sanırım bence de öyle, bunu düşünmemiştim. Belki o sitede yazanların hepsi doğru değildir.”

 

 

 

 

The Conversation

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir