İnsanların koku alma duyusu o kadar da kötü değil.

İnsanların Koku Alma Duyusu Düşündüğünüzden Daha İyi!

Rutgers Üniversitesi’nde nörobilim çalışan John MacGann “Sağlıklı koku alma duyusuna sahip birçok insan her kokuyu koklayabilir” diyor ve ekliyor, “Aslında bakılırsa, insanların koklayamadıkları kokuları bulmaya çalışan bir alan var”.

Eskiden, sahip olduğumuz yaklaşık 400 koku reseptörümüzden dolayı insanların koklayamadıkları şeyleri bulmak zor ve yararsız bir işti. McGann’ın da geçen gün Science’da yayımladığı derleme makalesinde bahsettiği üzere, insanlar aslında oldukça olağanüstü koklayıcılar.

Bu bilginin süre gelmiş bilgiyle zıt düştüğünü düşünüyorsanız, yanılmıyorsunuz çünkü bu bir süre gelmiş bilgidir. Bu “hata” için teşekkür etmeniz gereken kişi ise 19. yüzyılda yaşamış antropolog ve anatomist olan Paul Broca’dır. O zamanlar Broca, bu isim beynin konuşma ile ilgili bölümüne adanmıştır, katolik kilisesi ile anlaşmazlıklar yaşamış. Kilise onu ateist ve materyalist olmakla suçlamış ve bunun sonucunda Broca, indirgeyici görüşünü ikiye katlaması gerektiğini hissetmiş – bu görüş savunuyor ki, herhangi bir karmaşık fenomen, bu fenomenin en basit mekanizmaları analiz edildiğinde açıklanabilir.

Bu durumdaki mekanizma koku alma soğanı idi. Koku alma soğanı beynin belirli bir kısmında yer alan, geniz yolumuzda bulunan kokuya duyarlı nöronlardan girdi alan ve bu sinyalleri beyne gönderen kısımdır. İnsanların beyin boyutuna göre koku alma soğanı diğer hayvanlarla kıyaslandığında daha küçüktür. Broca, insanların sadece zayıf koku alma soğanlarına sahip olduğunu söylemekle kalmayıp aynı zamanda belirli kokularda herhangi bir davranış göstermediğimizi görünce (köpeklerin yaptıkları gibi birbirimizi koklamak için koşturmayız) koku alma duyumuzun eksik olduğu sonucuna vardı. Fakat Broca bir noktada yanılıyor ki, insanların gerçekten kokuyu aradığı zamanlar var – biriyle tokalaştıktan sonra elimizi koklama eğilimindeyiz, mesela ( farkında olsak ta olmasak ta) .

McGann yeni yazısında, Charles Herrick’in 1924 yılında yazdığı Hayvan Davranışının Nörolojik Temelleri adlı kitabında şunları yazdığını belirtiyor: “İnsanların koku organları ‘diğer memelilerin muazzam büyüklükte olan aygıtları, onlara kavrayışımızın ötesinde güç kazandırdığı” görüşüyle birleşince, ‘büyük ölçüde azalmış, neredeyse körelmiş” olarak görüldü. Freud bile insanlardaki koku duyusunun genellikle körelmiş olduğunu düşünüyor.”

Ve bu durum dostlar, bir yanlış anlayışın nasıl geleneksel bir olguya dönüştüğünü gösteriyor. 2017 senesinde bile insanlar, insanların kötü bir koklayıcı olduğunu düşünüyor. Fakat koku alma soğanımızın beynimize göre ya da bir fare beynine göre daha küçük olsa da, koklama duyusu ile ilgili yapıların diğer memelilerdekilerden farklı olduğu görülmektedir. İnsanlarda koku reseptörü sayısı daha az ancak kemirgenlerde görülenden daha fazla duyusal sinir kümeleri ile dolular. Bu bilgi doğrultusunda daha azla daha çok iş yapabildiğimizi söyleyebiliriz.

Diğer beyinle ilgili farklılıklarla birlikte, bu sinir kümeleri bizi tüylü dostlarımızdan daha kötü koklayıcılar olmadığımızı gösteriyor sadece daha farklı kokluyoruz. Örneğin, bir köpek yangın musluğunda idrar bulmada daha iyi olabilir, oysa insan bir kadeh şarapta bulunan karmaşık notaları bulmada daha iyidir. Ya da en azından biz öyle olduğunu düşünüyoruz. Şu ana kadar, hiçbir köpek bardakta bulunan şarapta kullanılan üzümün toprak koktuğunu veya kokusunu aldığı meyvenin kiraz ya da ahududu olduğunu tespit edememiştir.

McGann “İnsanlar kimyasalları tek bir algılamayla birleştirme yeteneğimizi yeteri kadar değer vermiyor” diyor ve ekliyor, “Eğer sana kahvenin kokusunu hayal etmeni söylersem kahveden gelen yaklaşık 150 farklı kimyasal reseptörlerimizi uyarır. Bu 150 farklı kimyasalın kombinasyonu kahvenin sentetik algısını oluşturur. Bu çok özel parçalara erişemesek bile kokusundan kahve olduğunu anlayabiliriz”.

McGann “Fırından aldığımız kruvasan ile birlikte bir fincan kahve içtiğimizi hayal edersek, kahvenin kendine ait bir kimyasal karışımı ve ayrıca kruvasanın da kendine ait bir kimyasal karışımı vardır ve bunların hepsini fırında bulunan diğer karmaşık kokuların arasından koklarız. Fakat onları yine de birbirinden ayırt edebiliriz” diyor ve ekliyor, “Göründüğü üzere beynimiz sinir kümelerinde oluşan sinyali tek bir algıya dönüştürmek üzere tasarlanmış. Bir şeyin kokusunu algılamak için kaç tane kimyasalın birlikte karışması gerektiğinin farkında değiliz”.

Burnumuz hakkında bildiğimiz her şey yanlış değil. Yiyeceklerin lezzetini alabilmemiz için koklamamız gerektiğini açıklayan bilgi, doğru bir bilgidir. Ayrıca, kadınlar duyarlılık, ayrımcılık ve koku tespiti açısından daha iyi bir koku alma duyusuna sahiptir. Yapılan deneyler sırasında dişi farelerin yumurtalıklarını çıkardıkları zaman koku alma duyularının azaldığı fakat erkek farelerin testisleri çıkarıldığında koku duyularının arttığı gerçeği sadece kemirgenlerde görülen bir model olarak kabul ediliyor.

McGann’nın deneme yazısı ayrıca başka şaşırtıcı bilgiler içeriyor. Yaptığımız her şey işitme duyumuza zarar verebilir gibi görünse de, birkaç önemli istisna dışında, koku alma duyumuzu kaybetmemize yol açacak çok şey yok. Sigara içmek koku alma duyumuzu büyük bir ölçüde kaybetmemize yol açıyor. Bununla birlikte, çoğu zaman sigara içmeyi bıraktıktan sonra koku alma duyumuzun kaybettiğimiz kısmının bir miktarını geri kazanabiliriz. Ayrıca 2009 yılında, soğuk algınlığı tedavisinde kullanılan çinko glukonat içeren ürünlerin buruna sıkılması veya burnun temizlenmesi sonucunda kalıcı koku kaybına neden olduğu bulundu.

McGann “ Koku duyularını kaybeden insanlar var. Bu durum çok travmatik” diyor ve ekliyor, “Koku duyularını kaybetmeleri çok zor ve üzücü bir durum çünkü birçok umursamaz insan, kokunun hayat için  önemli olmadığını söylediğinden dolayı, koku duyularını kaybetmiş insanlar için yardım bulma konusunda diğer insanların motivasyon ve ilgi eksikliği var. Eğer herkese kokunun insanların için çok önemli bir olgu olduğunu ve hayatlarımızı etkilediğini anlatabilirsek o zaman koku duyusunu kaybetmiş veya bununla mücadele eden insanları meşru kılabiliriz. Belki bundan sonra bu insanlara yardım etmek için daha fazla araştırma yapmaya ya da klinik bir farkındalık yaratmaya yardımcı olabiliriz”.

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir