Mumya Tıbbı

 

Tarihi insan kalıntılarını incelemek günümüz hastalıklarına nasıl çare olabilir?

Bilim insanları 137 mumyanın tüm gövde bilgisayarlı tomografi (CT) taramalarının sonuçlarını içeren bir çalışma yayınladı. Bu mumyalar Eski Mısırlılara, Perululara, güneybatı Amerika’dan Pueblo Kızılderililerine ve Aleutia Adaları’nın Unanga avcı – toplayıcılarına aitti. Mumyaların %34’ünde, kalp krizine ya da inmeye yol açabilen tehlikeli bir damar sertliği hastalığı olan aterosklerosis bulgusuna rastlandı. Kansas City, Missouri’deki Saint Luke’s Orta Amerika Kalp Enstitüsü’nden Randall Thompson liderliğindeki ekibi asıl şaşırtan ise bu durumun her gruptaki mumyalarda görülmesiydi. Zürih Üniversitesi’nde İsviçre Mumya Projesi’ni yöneten Frank Rühli, incelediği yetişkin örneklerin %30 ila 50’sinde bu hastalığın görüldüğünü bildirdi. Araştırmaların kapsamı, bugünkü aterosklerosizin aşırı yeme gibi modern aşırılıklardan çok, dünyanın her yanında yaşayan insanların belli bir yüzdesinde bulunan genetik faktörlerle ilgili olduğunu gösteriyor. Bir gün bu genleri saptamak, kalp hastalıkları için yeni ilaçlar geliştirilmesini sağlayabilir.

Eski mumyalar, tarihi uygarlıkların sağlığına ilişkin birçok bilgi sunuyor ve bu da günümüzün hastalıklarına tedavi bulmamıza yardımcı olabiliyor. Ne var ki mumyalar hem az bulunur hem de narin olduğundan, araştırmacıların onlarla yapabilecekleri –ve dolayısıyla öğrenebilecekleri- hep kısıtlıydı. CT tarama ve mikrobiyal enfeksiyonları göz önüne serebilen DNA dizileme yöntemlerinde son zamanlarda kaydedilen ilerleme, paleopatologların mumyaların ölüm nedenini tam olarak belirlemesini sağlıyor. Dünyanın dört bir yanındaki mumyalarda prostat kanserinden tutun da sıtmaya kadar farklı hastalıklara rastlıyorlar. Bu hastalıkların eski ve yeni halini karşılaştıran araştırmacılar, hastalıkların da nasıl evrim geçirdiğini, onları bu kadar zararlı kılanın ne olduğunu ve –muhtemelen- önleme yollarını öğreniyor.

Yılda 1,4 milyondan fazla insanı öldüren tüberkülozda (TB) araştırmacılar mumyalar üzerinde DNA dizileme ve CT taraması yaparak hastalığın hangi koşullarda geliştiğini ve nasıl tedavi edilebileceğini araştırıyor. George Mason Üniversitesinde biyolojik antropolog olan Haagen Klaus’un çalışmaları, bazı uzmanların düşündüğünün aksine, tüberkülozun çok ölümcül bir şeklini Amerika kıtasına Avrupalıların taşımış olabileceğini öne sürüyor. İlk DNA verileri, 10. Yüzyıla (İspanyol kâşiflerin gelişinden öncesine) ait Peru mumyalarında tüberküloz bakterisinin daha iyi huylu bir çeşidi olan Mycobacterium tuberculosis ya da tümüyle farklı bir tür olan Mycobacterium kansasii’yi saptadılar. Birçok araştırma, Avrupalılarla temaslarından önce ve sonra, Orta Amerikalıların bedeninde tüberküloz semptomlarına hemen hiç rastlanmadığını gösteriyor. Klaus, M. tuberculosis bakterisinin demir bulunan ortamda çoğaldığı, ancak bu insanların çok az et içeren, demir bakımından zayıf bir diyetle beslendiği hipotezini savunuyor. Eğer doğruysa, bunun sonucunda M. tuberculosis’in demir almasını önleyen yeni ilaçlar üretilebilir.

Diğer bilim insanları ise DNA dizilemesini kullanarak, Trypanosoma cruzi parazitinin yol açtığı ve ölümcül kalp yetmezliğine ya da sindirim sistemi organlarında büyümeye yol açabilen Şagaz hastalığını araştırıyor. Parazit yılda ortalama 10 milyon kişiye bulaşıyor (çoğu Latin Amerika’da) ve görünüşe göre bu rakam artıyor. Kimileri parazitin farklı çeşitlerinin farklı organları etkilediği görüşünde. Bu yüzden, 2008 yılında Rio de Janeiro’daki Oswaldo Cruz Vakfı’ndan Ana Carolina Vicente ve Ana Jansen 560 yıllık bir Brezilya mumyasının şişmiş bağırsağında T. Cruzi’ye rastladıklarını duyurduklarında, önemli bir ipucu yakalamış olabilirler. T. Cruzi’yi daha önce 4.500 ila 7.000 yıllık bir kemik numunesinde de görmüşlerdi. Parazitin farklı örneklerinin DNA’sını karşılaştırmak, parazitin evrimine, yayılmasına ve belki de bir gün tedavisine ışık tutacak.

Paleopatologlar, su sinyallerini saptayan manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yönteminden de faydalanıyor. Kuru mumyalar bunun için mükemmel sayılmasa da, MRI tekniğinde yakın zamanda meydana gelen gelişmeler, dil gibi yumuşak dokulardan daha iyi görüntü elde edilmesini sağlıyor. Dahası, CT taramasındaki radyasyonun aksine, MRI’da DNA kanıtlarına zarar gelmesi ihtimali yok.

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir