Neden Daha Fazla Renk Göremiyoruz?

0
31
Fotoğraf: Markus Spiske/Unsplash

Dünya’da renklere dayalı pek çok güzellik var. Yağmurdan sonraki yumuşak gökkuşağı, ufukta batan güneşin değişen tonları ve zehirli böcek ile kurbağaların parlak renkleri…

Tüm bu renkleri, gözlerimiz ve beyinlerimiz sayesinde görüyoruz. Gözlerimiz, koni hücreler ve çubuk hücreler adı verilen iki tip hücre barındırıyor. Çubuk hücreler, renk tonlarının gece vakti sönük kaldığı zamanlarda fayda sağlayan gri tonlarında görmemize yarıyor. Koni hücreler ise renkli görmeyi sağlıyor.

İki göz küremiz, toplamda altı ila yedi milyon civarı koni hücresi taşıyor. Sıradan görme yeteneğine sahip insanlar, üç tip koni hücresi barındırıyor ve bunların her biri, ışığın farklı dalga boyunu yakalıyor. Bu ise kırmızı, yeşil ve mavi olmak üzere üç farklı rengi görebilmek anlamına geliyor.

Renklerin bu üç kanal yardımıyla algılanmasına trikromasi adı veriliyor. Bu üç renkli dalga boyu ile bunların çeşitli dalga boylarıyla birleştiği zaman oluşturduğu ilave renkler, görülebilir ışık tayfı adı verilen sistemi meydana getiriyor.

Peki bu süreç gerçekte nasıl işliyor? Belli tipteki ışık dalga boyları korneadan geçtiğinde, bu koni hücrelerinden birine çarpıyor. Bu hücreler daha sonra nöronlar yoluyla optik sinire bir sinyal gönderiyor. Optik sinir ise beyne bir mesaj ileterek bu verilerin işlenmesini sağlıyor.

Yani bir nevi her şey kafamızda gerçekleşiyor. Fakat renkleri görme sebebimiz halen tam olarak anlaşılmış değil. Ancak çoğu evrimsel biyolog ve genetikçi, bu kabiliyetin atalarımızın hayatta kalmasına yardımcı olduğunu düşünüyor. Renkli görme kabiliyeti, olgunlaşmış meyveleri henüz pek hazır olmayan meyvelerden ayırmamızı ve tehlikeli olabilecek türleri ayırt edip hatırlamamızı sağlıyor.

Bu hücreler, sadece belli aralıktaki renkleri seçebiliyor. Sadece bu belirli kısmı görüp daha fazlasını görmememizin sebebi, bu tonların hayatta kalmamız için yeterli olması olabilir. Peki renkleri görmek bu kadar faydalıysa, daha da faydalı olan şey ne?

Örneğin daha kısa dalga boylarına sahip ışıkları tespit edebilseydik, daha morumsu tonlarda görebilirdik. Diğer taraftan kızılötesi tayf gibi daha uzun dalga boylarında görebilmek, geceleri de görebilmemizi sağlardı. Fakat muhtemelen bunları göremeyeceğiz.

Kendi tayfımızın ötesini görememe sebebimiz, muhtemelen buna ihtiyacımızın olmaması. Fakat bu durum her türde geçerli değil. Örneğin arılar, morötesi ışığı bizim göremememiz ile aynı sebepten görebiliyor. Yapılan araştırmalar, belirli çiçeklerin yapraklarında morötesi ışık içerecek şekilde arılarla beraber evrimleştiğini; bu morötesi ışığın da arıları kendine çektiğini öne sürüyor. Arılar da bitkiyi polenliyor ve bunun karşılığında nektar alıyor. Fakat bizlerin çiçek polenlemek gibi bir işimiz yok ve morötesi ışık da gündelik hayatta işimize yaramıyor.

Tayfın diğer ucuna geldiğimizde ise bazı yılanların geçirdikleri evrim sayesinde kızılötesi ışığı algılayabildiklerini görüyoruz. Engerek yılanları, piton yılanları ve boa yılanları, yüzlerinde pit organı şeklinde adlandırılan küçük delikler barındırıyor. Bu sayede, etraflarındaki canlılardan yayılan kızılötesi ışınımı 1 metreye kadar tespit edebiliyorlar. Böylelikle geceleyin avlanmaları daha kolay oluyor. Peki insanlar ne zaman karanlıkta küçük böcekler avlamaya ihtiyaç duyar? Pek ihtiyaç duymaz. Bu yüzden morötesi ışıkları görebilmek ve kızılötesini algılayabilmek güzel olsaydı bile, gün batımını görmek ve geniş renk yelpazesine sahip çiçekleri seyretmek de çok güzel.

 

 

 

 

Yazar: Claire Maldarelli/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here