1700’lü Yıllarda Gemilerde Çalışan Saat İcat Edilene Kadar Binlerce Kişi Ölmüştü

0
4010
iStock

Yazar: Alice Roberts/The Guardian

İngiltere Greenwich’teki Kraliyet Gözlemevi’nde zaman ölçme bilimi sorumlusu olan Jonathan Betts ile beraber, gemi süreölçerlerinin etkileyici görüntüsü ve yaylarla kelepçelenmiş, sallanan çift uçlu iki sarkacın yer aldığı pirinçten yapılma çok tuhaf bir mekanizmanın ardında gizlenen bir atölyede buluşmuştuk. H1 olarak bilinen ve John Harrison’un saatlerinden ilki olan bu makine, tüm diğer süreölçerlerden önce yapılmıştı ve gemideyken zamanı doğru gösterecek bir zaman ölçer yapmada kendisinin ilk girişimini temsil ediyordu.

Harrison bu saati yaparken, boylamların (doğu batı konumu) güvenli bir şekilde ölçülmesini amaçlamıştı. Boylamın hesaplanamaması, denizdeki pek çok felaketin sebebi olmuş ve İngiltere hükümeti, 1714 yılında Boylam ödülünü çıkarmıştı. Bu sorunu çözene, günümüzün parasıyla birkaç milyon sterlin verilecekti. Bazıları gökbilimsel çözümleri denese de, çekirdekten yetişme bir saatçi olan John Harrison, sorunun doğru bir süreölçer yardımıyla çözüleceğinden emindi. Denizdeyken, Güneş’in konumuna bakarak saati tahmin edebilirsiniz. Bu yüzden, boylamı bilinen uzak bir yerde saatin kaç olduğunu bilirseniz, aradaki zaman farkını kullanarak bulunduğunuz boylamı hesaplayabilirsiniz. Her dört dakikalık fark, boylamda bir derecelik farklılığa denk düşüyor.

O günlerin en doğru zaman tutucuları, sarkaçlı saatlerdi. Fakat bunlardan birini yanınıza alıp açık denizlere gidecek olsaydınız, neler olacağını tahmin edebilirsiniz. Denizin dalgaları, sarkacın sallanmasına hiç yardımcı olmuyordu. Zamanı doğru tutmaya yönelik tüm umutlar kayalıklara çarpıyor ve konum doğru şekilde belirlenemiyordu.

Harrison, H1 saatinin tasarımında çift uçlu iki sarkaç veya terazi tercih etmişti. Ancak tuhaf görünümlü bu makine, denizde yine bozuluyordu ve ödülü kazanacak kadar isabetli değildi. Yine de, kraliyet gökbilimcisinin önderlik ettiği Boylam Kurulu’nun üyeleri, bu saat ustasının icatlarında umut görmüşler ve saatçinin boylam sorununa yönelik devam eden çalışmasına destek sağlamışlardı.

Harrison, H1’in tasarımını geliştirmeye çalışarak iki saat daha üretmişti. Doğru yönde gidiyor gibi görünüyordu fakat daha sonra, 1755 yılında yönünü aniden değiştirmişti. Aklını kaçırmış olmalıydı. Sarkaçlı saatler, karada isabetli olmalarıyla bilinirken; cep saatlerinin ise zamanı iyi tutamamaları yüzünden adları çıkmıştı. Harrison’un bu yeni cihazı ise, bütün dünyaya büyük boy bir cep saati gibi gelmişti. Bu saatin, boylam sorununun cevabı olacağını düşünmek komikti.

Şüphe duyanlara ve dalga geçenlere rağmen Harrison’un H4 saati, Karayipler’e yapılan bir değil, iki uzun yolculukta da kendini kanıtlayacaktı. Harrison, saatin belki de gösterişsiz dış kısmının içerisine, H4’ü o zamana kadar denizde görülmüş en güvenilir zaman tutucu haline getiren yenilikçi bileşenler koymuştu. Denizcilerin güvende olmasını sağlayacaktı; ya da en azından onun izinden giden süreölçerler, küredeki kesin konumlarından habersiz olduklarında karşılaşacakları tehlikelerden kaçınacaklardı.

Betts, H4’ü göstermek için beni atölyeye davet etti. Ben nefesimi tutarak beklerken, o da eldivenleriyle çelik bir kasayı açtı ve saati çıkarıp, önümüzdeki bir masaya koydu. Cilalı kasasıyla, gümüş renkli bir çakıltaşını andırıyordu. Güzel bir şeydi. Beyaz emaye üzerine ince siyah çizgilerle boyanmış şatafatlı bir kadranı ve hoş görünümlü akrep ile yelkovanı vardı. Huşu ve şaşkınlık içinde bakakalmıştım; aslında epey sevimsizdi. Boylam Kurulu’ndakileri şaşırtmış olmalıydı ve bunun sebebini de görebiliyordum.

“İçine bakmak ister misin?” diye sordu Bett, elinde bir firavun mezarının anahtarını tutan müze müdürü edasıyla. Elbette isterdim!

Kasayı açtı ve cihazı dışarı çıkardı. İçerisi daha şatafatlıydı. Beyaz kadranın altında, pirinçten yapılan ve inanılmaz derecede güzel olan karmaşık bir makine duruyordu. Üst kısımdaki pirinç bileşenlerin görünür yüzeylerine ise abartılı ve şatafatlı filiz ile büklümler oyulmuştu. Bu cihazın içindeki parçalar, hayran kalınması için tasarlanmıştı.

Az önce şok edici bir öneri yaptığını bilen birinin havasıyla, “Onu çalıştırmamı ister misin?” diye sordu. Ben de uygun şekilde şok oldum. Ufak bir kolu aldı, bir deliğe geçirdi ve çeyrek mesafede döndürdü. Hiçbir şey olmadı.

Fakat Harrison’un, H4’ü yaptığı zaman neden bu kadar alışılmadık görüldüğünün sebeplerinden biri de buydu; çünkü her iyi saat tasarımcısının öğrendiği tüm şeylere meydan okuyan bir şekilde, H4 kendi kendine başlamıyordu. Tüm cep saatleri kendi kendine başlıyordu! Cep saatlerinin olayı buydu; onları kurardınız ve anında harekete geçerlerdi. Tek ihtiyaçları, anahtarı çıkardığınızda hafifçe dürtmenizdi… Bu kadar. Fakat Harrison’un H4’ü öyle değildi. Çalıştırmak için, arka taraftan başlatmaktan daha fazlasına ihtiyaç duyan bir saat tasarlamıştı. Betts bunu biliyordu; fakat o eşsiz, paha biçilemez ve kesinlikle narin H4’e çok kısa ve keskin bir dokunuş yaparken nefesimi tutmuştum… ve saat harekete geçti. Tik tak sesi inanılmaz derecede hızlıydı: Saniyede beş defa tıkırdıyordu.

H4’ü denizde soğukkanlı hale getiren gerçek buluş, gerçek sır işte buydu. Böylesine yüksek bir enerjiyle o kadar hızlı atıyor ve denge tekeri o kadar hızlı dönüyordu ki, azgın bir deniz bile dengesini bozamazdı. Başlatmanın böylesine zor olduğu bu saati durdurmak da, kafasını karıştırmak da o denli zordu.

Harrison, kulağa çılgın bir fikir gibi gelen bu şeyle sorunu çözmüştü. Başına buyruk ve dahi biriydi (ve nihayetinde, Boylam Kurulu’ndan 20.000 sterlinlik ödülün çoğunu almayı bile başarmıştı). Bu isabetli süreölçeri yapmak için hayatını adamıştı: Başarması onlarca yıl sürmüş fakat bu tutkusunu gerçeğe dönüştürmüştü.

 

 

 

 

Yazar: Alice Roberts/The Guardian. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here