En İyi Mobil Uygulamaları Bulmanın Sırrı: Hepsini Denemek

Geçtiğimiz günlerde Facebook Haber Kaynağı’mda karşılaştığım en popüler gönderilerden biri, Apple Music ile Spotify arasında tercih yapmaya çalışan bir arkadaşımın tavsiye isteğiydi. Anlaşıldığı kadarıyla tanıdığım herkesin müzik servisleriyle ilgili bir fikri vardı; bunu da “Apple Music tam bir çöp” veya “Google Play Music’i denemelisin” gibi değişik yorumlardan anlayabilmiştim. Yorum yapanların çoğunluğu en az iki müzik servisini denemiş ve kendi zevklerine göre olan uygulamayla yollarına devam etmiş kişilerdi. Ancak bazıları doğrudan ilk kullandıkları servisle yollarına devam eden kişilerden oluşmaktaydı ve dolayısıyla rakip servislerin avantajlı yönlerinden veya eksikliklerinden haberdar değillerdi.

İşte tam da burada en iyi uygulamaları bulmanın sırrı yatıyor: diğer uygulamalardan daha iyi çalıştığından emin olana kadar sadece işlevini yerine getiren uygulamayı kullanmayın. Ücretsiz uygulamalar ve neredeyse anında indirme çağında olduğumuz bugünlerde, bir uygulamayı denemek için harcayacağımız zaman ve sarf edeceğimiz efor dışında kaybedeceğimiz hiçbir şey yok. Dolayısıyla bir servisi veya uygulamayı kullanmadan önce tek yapmamız gereken, aynı kategoride bulunan ürünleri tek tek yükleyip denemek ve deneme sürecinden sonra kullanmaktan en çok tatmin olduğumuz uygulamayla devam etmek. Şunu da unutmamalıyız ki hiçbir şey mükemmel değildir. Bir uygulama ne kadar iyi yorumlar almış olursa olsun, ne kadar yüksek puanlamalara sahip olursa olsun, sizin için ne kadar ideal olduğunu ancak uygulamayı birinci elden deneyerek tespit edebilirsiniz.

Apple Music uygulaması bu yazın sonlarına doğru üç aylık deneme sürümüyle piyasaya çıktığında kendime bir söz verdim ve halihazırda kullandığım Spotify uygulamasını bir kenara koyup, Apple’ın sunduğu müzik servisini baştan sona denedim. Bir ay sonra ise Apple Music’in bana göre olmadığını anlayıp tekrar Spotify’a dönüş yaptım.

Bunun tek nedeni Apple Music’in kullanımının saatler süren bir deneyimden sonra bile zor olması değil, aynı zamanda iTunes mantığıyla tasarlanmış ve benzer özellikler taşıyor olmasıydı. Ayrıca Spotify’da oluşturduğum ve düzenlediğim ve iki yıllık emeğimin sonucu olan çalma listelerim de Apple Music’te bulunmuyordu.

Bir servisi ne kadar uzun bir süre kullanırsanız, o servisten ayrılmanız da bir o kadar zorlaşıyor. Fotoğraf uygulamaları içinse bu süreç tam bir kabusa dönüşebilir. Aylar boyunca kendimi Dropbox’ın Carousel fotoğraf uygulamasından, Google’ın Mayıs ayında tanıttığı yeni Google Photos uygulamasına geçmenin ne kadar zor olacağı konusunda ikna etmeye çalıştım. Geçiş sürecinin oldukça zahmetli bir indirme, tekrar yükleme ve ayrıca bolca zaman gerektireceğini biliyordum.

Ancak bir arkadaşımın telefonunda Google Photos’un nasıl çalıştığını gördükten sonra sonunda uygulamayı denemeye karar verdim. İlk olarak telefonumun galerisindeki fotoğrafların uygulamaya gitmesini sağladıktan sonra uygulamayı birkaç gün boyunca denedim ve sürecin sonunda tamamen Google Photos’a geçmeye karar verdim. Daha önce kullandığım servisten daha hızlı ve kullanması daha kolaydı. Ancak en önemlisi limitsiz depolama alanı sunmasıydı. Karar verdiğim anda uygulama geçişini yaptığım için kendimi şanslı olarak görüyorum. Kısa bir süre sonra, Dropbox Carousel hizmetini yıl sonunda kapatacağını duyurdu.

Bu tecrübemden bahsetmişken, denediğiniz her uygulamayı beğeneceğiniz gibi bir sonuca varılmaması gerektiğini de söylemek isterim. Bazen yeni bir uygulama yüklersiniz ve uygulamanın yeni yüzü ve hissettirdikleri en başta sizin hoşunuza gidebilir; ta ki uygulamanın ne kadar büyük eksiklikleri olduğunu keşfedene kadar. İş için kullandığım e-posta adresimin Google’in Inbox posta uygulamasıyla çalıştığını gördüğümde e-posta hizmeti olarak kullanmakta olduğum Microsoft Outlook’tan Inbox’a geçmeye karar verdim zira Inbox’ın daha iyi olacağını düşünüyordum.

Google’ın e-posta hizmetine getirdiği modern yorum, gelecekten gelen bir uygulamayı kullanıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Aldığınız iletileri içeriklerine göre sınıflandırıyor, tarihe göre düzenliyor ve kullandığım uygulamalar içerisinde en iyi hatırlatıcı sisteme sahip olma özelliğini taşıyordu. Ancak gün içindeki e-posta trafiğim arttıkça uygulama da güçlü olan yönlerini kaybetmeye başlamıştı. E-postaları yönetmek zorlaşmış ve e-posta kutumu hafifletmede yardımcı olacağına, e-postalardan oluşan bir yığına sahip olmama neden olmaya başlamıştı. Uygulamanın, e-postalar için kendine has bir mekaniği var ancak bu mekaniğin benim için çalışmadığını söylemek isterim.

Bir hafta sonra Outlook’a geri döndüm. Microsoft’un uygulamasının sadeliğinin, daha karmaşık bir uygulamanın yanında ne kadar kullanışlı ve hoş olduğunu anlamış oldum. Her şeyden daha öte Outlook daha tanıdık bir uygulamaydı. Bazen aşina olduğunuz şeyler en iyi seçeneğinizdir. Ancak bunu yeni şeyleri denemeden anlayamazsınız.

The Verge’den Nick Statt’in yazısı alınmıştır.

Bunları da okumak isteyebilirsiniz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir